Kırmızı terlikler

Sevgili okuyucularım okuyacağınız hikâye, klasik Külkedisi-Sindrella masalının bir Ortadoğu uyarlaması olup, ufak tefek değişikliklerle süslenerek, bir Yahudi versiyonu olarak kaleme alınmıştır.

Kırmızı terlikler

Kızılgül, güzel mavi gözlü, yumuşak pembe yanaklı ve altın sarısı bukleli saçları olan minik bir kızdı. Ressamların resmini çizmek isteyecekleri kadar güzel bir çocuktu. Annesi onu dünyaya getirirken öldüğü için onu ninesi büyütüyordu.

 Ninesi, Kızılgül’e o denli düşkündü ki, çocuğa mükemmel bir annelik yapmıştı. Kız da onu gerçek annesiymiş gibi seviyordu. Çok mutlu bir yaşamı vardı. Evinin etrafında koşar, zıplar, bütün gün şarkı söylerdi. Ormanda zıplayarak gezip şarkı söylerken, bütün kuşlar ona eşlik ederlerdi. Dallara konup hep birlikte cıvıldaşırlar, onu şarkı söylemeye teşvik ederlerdi.

Kızılgül biraz daha büyüyünce, ninesinin bazı işlerine yardımcı olmaya başlamıştı. Bayram günlerinde ise kendisine küçükken hediye edilen kırmızı terliklerini giyerdi. Bu kırmızı deri terlikleri babası ona birinci doğum gününde hediye etmişti. Kız bu terliklerin aslında sihirli olduklarını bilmiyordu. Kızılgül kaç yaşına gelirse gelsin, terlikler ayağına tam olarak geliyordu, ama o bunun farkına bile varmıyordu. Kızla birlikte sanki terlikler de büyüyor, her zaman ayağına tam oturuyorlardı.

Günlerden bir gün Kızılgül ormandayken kader ağlarını örmeye başladı. Kız bir süre sonra eve döndüğü zaman ninesini evde bulamadı. Onun yerine evde üç çirkin kadın ve babası vardı. Kız onları görünce söylediği şarkıyı kesti ve yüzü korkudan bembeyaz oldu. Bu yabancıların varlığı onu çok tedirgin etmişti. Yavaşça; “Siz kimsiniz?” diye sordu. İçlerinden en yaşlısı; “Ben senin üvey annenim, bunlar da benim kızlarım. Yani senin yeni kız kardeşlerin” dedi gülerek. Üçü de çok çirkindi.  Kızılgül korkuyla ağlamaya başladı. Kızlar, Kızılgül’ü kolundan çekiştirip, kafasına vurdular. Babası içeriye girdiği zaman kızına nazik ve alçak sesle çok yalnız olduğunu, bu yüzden yeniden evlendiğini, üvey annesi ile kızlarının bundan böyle bu evde onlarla birlikte yaşayacağını söyledi. Kızılgül, hızla kendi küçük odasına gitti ve sevgili kırmızı terliklerini emniyetli bir yere sakladı.

“Ninemi evden attıklarına göre, terliklerimi de mutlaka elimden alacaklardır” diye düşünüyordu. O günden sonra Kızılgül asla şarkı söylemedi. Artık çok durgun ve somurtkan bir kız olmuştu.

Günlük görevleri arasında, ormana gidip ev için odun ve çalı çırpı toplamak vardı. Sonra kuyudan su çekiyordu. Su çektiği kova o kadar ağırdı ki, kolları sızım sızım sızlıyordu. Zaten o güzelim kolları hep yara bere içinde ve kocaman mor lekelerle kaplıydı. Çünkü kötü yürekli ve bencil üvey kız kardeşleri onu sürekli dövüyorlar ve canını yakıyorlardı. Düğünlere ve eğlencelere giderlerken, onu hizmetçi gibi kullanıp, emirler veriyorlardı. Kız, onların giyinip süslenmesine yardım ediyordu. Kızılgül’ün en mutlu saatleri, onların evde olmadığı zamanlardı. O zaman alçak sesle kendi kendine şarkılar söyler, kuşlar da onu dinlemeye gelirlerdi.

Yıllar bu biçimde akıp gidiyordu. Bir keresinde babası evden uzaktayken, üvey kız kardeşler ve anneleri bir düğüne giderlerden ona kuyudan su çekmesini emretmişlerdi. Kızılgül o akşam çok yorgun olmasına rağmen, bahçeye çıkarak kuyunun yanına gitti. Kovayı kuyuya indirirken, ip koptu ve kova kuyunun dibine gürültüyle düştü. Kız koşarak eve gitti ve ucunda çengel olan bir sopayı alarak kuyuya sarkıttı. Çengeli kovanın sapına geçirmeye çalışırken bir şarkı söylemeye başladı; “Sallan ve yuvarlan, Kuyudaki her şeyi sil süpür, Her şeyi bana getir.”

O anda inanılmaz bir şey oldu. Kuyunun derinliklerinde uyuyan bir cin, gözlerini açıverdi. O cin her zaman bu kuyunun dibinde yaşar ve sürekli uyurdu. Sadece bu şarkıyı duyduğu zaman uyanırdı. Kız şarkının bu işe yaradığını aslında hiç bilmiyordu. Daha önceleri ninesi kuyudan su çekerken hep bu şarkıyı söylediğinden şarkı kızın aklında kalmıştı. Bu gün de hatırlayınca öylesine söylemişti. Cin uyanıp kızın tatlı sesini duyunca, kendini çok mutlu hissetti. Su çekmeye çalışan kıza yardım etmeye karar verdi. Cin kovanın sapını çengele taktı ve suyun içine değerli mücevherler koydu. Aslında cin bu mücevherlerin bekçisiydi. Kız kovayı çekince, suyun içindeki ışıl ışıl parıldayan taşları gördü.

“Ne kadar güzel taşlar. Bunlar üvey ablalarımın mücevherlerinden daha iri ve güzel” diye düşündü. Sonra aklına çok güzel bir fikir geldi.

“Bu mücevherleri kızlara verirsem, belki bana iyi davranırlar” diyerek sevindi. Kızların eve dönüşünü sabırsızlıkla bekledi. Eve döndükleri anda mücevherleri hemen onlara verdi. Üvey kız kardeşler taşları görünce gözleri kamaştı. Bunun sırrını hemen öğrenmeleri gerekiyordu. Kızılgül’e bunu sorduklarında, kız onlara söylediği şarkıyı öğretti. İki kötü kız birbirlerine baktılar hemen onu itip kakmaya başladılar. “Sen hırsızsın, biz mücevherlerimizi kuyuda gizliyorduk, sen onları çaldın” dediler. Kızılgül ağlayarak itiraz ediyordu ama kızlar onu dinlemiyorlardı bile. Kızlar derhal kovayı ellerine alarak bahçeye kuyunun başına vardılar. Kovayı ipe bağlayıp kuyuya sarkıtırken, Kızılgül’ün onlara öğrettiği şarkıyı söylemeye başladılar. Şarkıyı doğru söylüyorlardı ama sesleri cırtlaktı. Uyuyan cin şarkıyı duyunca uyandı ama kız kardeşlerin çıkardıkları iğrenç sesler, tüylerini diken diken etmişti. Bu yüzden onları cezalandırmaya karar verdi. “Şimdi ben size beni bu şarkıyla rahatsız etmek neymiş, göstereceğim” dedi.

“Siz bana eşek şakası yaptınız, şimdi sıra bende…” diyerek etraftaki büyük küçük bütün kurbağaları kovaya doldurdu. Kızlar kovayı yukarı çektiklerinde, yığınla kurbağa vıraklayarak üzerlerine sıçradılar. Kızlar korkunç bir öfkeyle eve girip, Kızılgül’ü eski ve kirli yatağından çekip çıkarttılar.

“Seni gidi pis hırsız” diyerek çığlıklar atıyorlardı. Biri atıldı; “Pis hilekâr, artık bir dakika daha bu evde durmayacaksın” diyerek kızı tartaklamaya başladı. Kızılgül, gururu incinmiş bir halde derhal evi terk etti. Onu yeni bir yaşam yolculuğu bekliyordu, ama bu evde yaşadıklarından daha kötü olacağını zannetmiyordu. Giderken yanına sadece güzel kırmızı terliklerini almayı unutmadı. Evi terk edince onları ayaklarını geçirdi. Güneş yükselip bedenini ısıtınca keyfi yerine geldi ve şarkı söylemeye başladı. Eski dostları olan kuşlar da onunla birlikte şakıyorlardı. Kız artık kendini çok mutlu hissediyordu. Daha önceleri de yaptığı gibi ormanda seke seke yürüyordu. Sihirli terlikleri yolda ona rehberlik ediyorlardı. Gün boyunca onu taşıyan tılsımlı terliklerini yıkıyor, sonra onları kurutup cebine sokuyordu. Gece karanlık basmıştı ve orman artık ona çok korkutucu geliyordu. Yağmur da yağıyordu. Kız bir ağacın altına büzüldü. Birdenbire çok uzaklarda bir ışık gözüne çarptı. Ayağa kalkarak ışığa doğru yürümeye başladı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Yaklaşınca ışığın mağara biçimi küçük bir evden yansıdığını gördü.

Kapının tokmağını vurur vurmaz kapı hemen açıldı. İçeriden çıkan yaşlı bir kadın kızı elinden tutup onu içeri aldı. Bu kadın, kızın ninesiydi. Aradan çok uzun yıllar geçtiği için kız onu tanımamıştı ama ninesi kızı görür görmez tanımıştı.

“Gel çocuğum, içeriye, yağmurdan korun” diyerek tatlı bir sesle onu odaya getirdi. Kız bu daveti sevinçle kabul etti. Kız son derece bitkindi. Yaşlı kadın onu şefkatle soydu, yumuşak havlularla kuruttu. Sonra sıcacık ve mis kokulu pamuklu bir gecelik giydirdi. Kız yumuşacık divandaki yastıklara yattığı anda, yorgunluktan derhal uyuya kaldı. Üzerine yün bir battaniye örten ninesi onu sevgi ve hasretle uzun uzun seyretti. Kızılgül kısa bir süre sonra telaşla uyandı; “Benim güzel kırmızı terliklerim nerede?” diye bağırdı. Elini kenarda duran ıslak ve kirli elbisesinin cebine attığında sadece tek bir terliğini bulabildi. Bağırarak, “Onu bulmam lazım, dışarıya çıkıp terliğimi arayacağım” diye ısrar ediyordu. Ninesi, “Hayır, kesinlikle dışarı çıkmamalısın. Dışarıda dehşetli bir fırtına var” dedi. Kız pencereden dışarı baktığında, gökyüzünden yıldırımların düştüğünü, şimşeklerin çaktığını görünce yaşlı kadına sessizce boyun eğdi. İki, üç saat sonra kapının kuvvetli bir şekilde vurulmasıyla yine sıçrayarak uyandı. Kız, üvey kardeşlerinin geldiğini zannederek korkuyla bir köşeye sindi. Kulağı kirişte beklemeye başladı. Kapıdan bir erkek sesi geliyordu;

“Bu kırmızı terliğin sahibini arıyorum. Acaba burada mı oturuyor?” diye soruyordu.

“Bu terliği orman yolunda buldum” diyordu. Kız bunu duyunca yerinden fırladı ama ninesinin sesiyle yerinde çakıldı.

“Hayır, kesinlikle tanımıyorum, ben bu evde yalnız oturuyorum” deyip, inatla aynı sözleri tekrar edince, adam ısrarından vazgeçerek gitti. Nine içeriye girdiğinde: “Bu adam kötü üvey ablaların tarafından buraya gönderilmiş olabilirdi. Onların seni tekrar oraya geri götürmesini hiç istemiyorum” deyip, kendini torununa tanıtınca, kız hasretle ninesine sarıldı. İkisi de mutluluk gözyaşları döküyorlardı.

Ertesi gün aynı adam kapılarını tekrar çaldı, bu sefer beraberinde birkaç asker kıyafetli adamları da vardı. Kızılgül kendini yine gizledi. Genç adam; “Ben Emir’in oğluyum, çok varlıklıyım. Bu terliği giyen kızı mutlaka bulmam gerekiyor. Bu kadar narin bir terliğin, ancak çok sevimli ve harikulade güzel bir kıza ait olduğuna eminim” diyordu. Nine genç adamı yine geri gönderdikten sonra, torununa bu delikanlının çok genç, yakışıklı ve asil olduğunu söyleyince, Kızılgül hem memnun oldu, hem de artık endişe etmesine gerek kalmadığını anladı ve derin bir nefes aldı. Delikanlı birkaç kez daha eve gelip geriye gönderildikten sonra, bir gün minik evin kapısına tekrar dayandı. Bu sefer kendisiyle birlikte altın renkli örtülerle süslenmiş develerinin üzerinde oturan yüz kişilik ordusu da vardı. Kendisi de görkemli kıyafetler içinde kendi süslü devesinin üzerinde oturuyordu. Delikanlı nineye bakarak, “Aradığım kızın burada yaşadığına eminim. Lütfen artık inkâr etmeyin. Adamlarım günlerdir bütün ormanı ve çevre köyleri araştırdılar. Dün buralarda çok güzel bir genç kızın şarkılarını ve güzel sesini duyduklarına dair yemin ediyorlar. Kızılgül artık daha fazla gizlenmenin anlamsız olduğunu anlayarak, üstelik delikanlının etkileyici sesinden hoşlanarak, cesaretini toplayıp kapının ağzında görünmüş. Ayağında kırmızı terliğin teki duruyormuş. Delikanlı hemen kızın önünde diz çöküp elindeki minik terliğin kızın ayağına uyduğunu sevinçle görmüş;

“Birçok genç kız bu terliği giymeyi denedi ama sonuç başarısız oldu. Bu terliğin sahibi olan kızla evlenmeye yemin ettim. Ben Emir’in oğluyum, sen de benim karım ve prensesim olacaksın” dedi.

Kızılgül, ninesi ile birlikte ormandaki evi bırakarak, kendisi için hazırlanan süslü bir at arabasına bindi ve ormanın içinden geçerek, bundan sonra çok mutlu olacağı yeni hayatına doğru yola çıktı. Artık acı çektiği günleri unutacaktı ve kırmızı renkli deri terliklerini ömrü boyunca giymeye devam edecekti.

 

Kaynak: Aunt  Naomi’s  Stories: Gertrude Landau/1919

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın