Kral Şelomo ve Luz şehri

Sevgili okuyucularım, bu hafta sizlere, Kral Şelomo’nun ölüme meydan okumaya çalışan bir adamla başından geçen bir olayı anlatacağım. Ölüme meydan okumak kimlerin harcıdır? Bunu deneyen herhangi biri acaba zafere ulaşabildi mi? Haydi hep birlikte görelim…

Kral Şelomo ve Luz şehri

Günlerden bir gün, Kral Şelomo ‘Bilgi Kulesi’ndeki çalışma odasında oturmuş, elindeki parşömen rulolardan bir şeyler okuyup, diğer bir parşömene notlar alırken, kütüphane sorumlusu kapısını tıklattı.

“Evet, ne vardı?”

“Kapıda bir Kohen var. Sizinle konuşmak istiyor… Adı, Elihoref, çok acilmiş…”

“Tamam, şimdi geliyorum” diyen Şelomo, toparlandı, tacını başına taktı. Çalışma odasının sarmal merdivenlerinden aşağı indi. Bilgi Kulesi’nin giriş katında, Kohen Elihoref onu bekliyordu. Adam kel kafalı, uzun boylu, iri yarı biriydi. Giriş katında telaşla volta atıyor, terli ellerini ovuşturup duruyordu. Adamın endişeli olduğu her halinden belliydi. Kralın önünde eğilmeyi unutarak ona doğru seğirtti.

“Yüce kralım, yardımınıza çok ihtiyacım var!”

“Yardım ederim ama ne oldu? Bu sıkıntının sebebi nedir?”

“Lütfen beni Luz’a götürün” diyen Elihoref ağlamaya başladı.

“Bana, sizin bu yeri bildiğinizi söylediler. Benim oraya gitmem lazım. Hemen bu akşam. Yalvarırım beni oraya götürün…"Şelomo bir an durdu, sonra kütüphane sorumlusu Yosef’e dönerek;

“Luz’u kim biliyor?” diye sordu. Masasında oturmakta olan Yosef:

“Bu şehir Luz adından ayrı olarak, Ölümsüzlük Şehri olarak da bilinir. Yeryüzünde, Ölüm Meleği’nin etkisiz olduğu tek yer orasıdır. Onun şehre girmesi bile yasaktır. Oranın halkı çok yaşlı ve ölümsüzdür. Şehirle yaşıt oldukları söylenir. Luz halkı yaşlandığı zaman, çelimsiz nesneler haline gelirler ama asla ölmezler. Bazen kendilerini çok yorgun ve bitkin hissettikleri zaman, ölmek istediklerinde, şehrin kapısından dışarı çıkarlar. O vakit Ölüm Meleği gelip onları alır.” Yosef sözlerine devam etti:

“Bir söylentiye göre, Yaakov Avinu, ünlü ‘Merdiven Rüyası’nı bu şehrin girişinde görmüştür. Rüyasında gördüğü merdivende melekler, cennet ile bu şehrin arasında inip çıkmışlar, böylece bu şehirle cennet arasında köprü kurmuşlardır.

Bir diğer inanışa göre ise, Yaakov ikiz kardeşi Esav’ın intikamından korkup gizlenmeye çalışırken Luz şehrine sığınmak istemiş, fakat şehir halkı onu kabul etmemiştir. Hemen çıkıp gitmesini istediklerinden Tanrı onlara çok öfkelenmiş ve Luz halkını ölümsüzlüğe mahkûm etmiştir.

Her ne hal ise Luz şehri güvenilir bir yer değildir. Bu yüzden bu şehirle olan ticari ilişkiler bile çok zayıftır. Mavi renkli özel olarak imal edilen bir boya dışında oradan hiçbir alışveriş yapılmaz. Talletlerimizin püsküllerinde kullandığımız mavi boyayı Luz halkı imal ediyor. Bu mavi boya salyangozlardan elde ediliyor. 12 bin adet salyangozdan ancak küçük bir şişe mavi boya elde edilebiliyor. Böylece tallet püskülleri boyanabiliyor. Aslında şehrin konumu da tam olarak bilinmiyor. Luz kelimesinin anlamı badem ağacı. Belki de kuzey bölgesinde bulunan badem ağaçlarının orada bir yerdedir. Luz kelimesi aynı zamanda insan omurgasındaki badem şeklindeki kemiği de simgelemektedir. Bu kemik asla kırılmaz ve dağılmaz, o yüzden ölümsüzdür. Yani bu şehir kelime anlamıyla ölümsüzdür. Belki adından, belki de halkından ötürü” diyerek Yosef sözlerine son verirken:

“Bu şehir hakkında bilinenler bundan ibarettir” dedi. Şelomo girişteki bir banka oturarak, fikrini söyledi:

“Şehrin adı gerçekten de badem ağacından alınmış olmalı. Ama oralarda badem ağacı yetiştiğinden değil. Şehrin hemen girişinde duran badem ağacının yanında açılan bir tünelden geçilerek şehre girilebildiğinden dolayı. Şehre yer altından girildiği için yerini hiç kimse bilmiyor. Ama şehrin üzerinde kuşlar uçtuğu için, onlarla konuşup sana yardım etmenin yolunu bulabilirim. Neden oraya gitmek istiyorsun Elihoref? Senin derdin nedir?”

“Anlatayım yüce kralım, bir saat önce odamda dinlenirken, dışarıdan bir ağlama sesi duydum. Birisi, ‘Hayır! Hayır’ diyerek ağlıyordu. Koridora doğru koşarken, bir odadan dışarı fırlayan Ölüm Meleği ile burun buruna geldim. Elinde bir ruh taşıyordu. Bu ruh yardımcım, Kohen Yehiya’nındı. Onu bir un torbası gibi omzuna atmış götürüyordu. Meleğe geçmesi için yolunu açtım. Ama o geriye döndü ve bana ters ters baktı. Gözleri kamaşıyor ve beni tehditkâr bir ifadeyle inceliyordu.‘Sen Binyamin’in oğlu Elihoref misin?’ diye sordu. Neden bana öyle baktığını merak ettim. ‘Çünkü bu geceki listemde senin adın var. Akşama senin ruhunu alacağım... Listemde öyle yazılı… Ama dur bakayım…’ dedi. Titreyerek kaçmaya başladım. Ölüm Meleği’nden kaçarken, Kohen’lerin binasının içinde deliler gibi koşuyordum. Kendimi avlanmak istenen bir hayvana benzettim. O’nu nasıl atlatabilirdim? Sağduyulu davranmam şarttı. Beni alıp götürecekti çünkü. Tüm insanlara bir gün yaptığı gibi canımı alıp Tanrı’ya götürecekti. Bu süreyi nasıl erteletebilir, mümkün olduğunca uzağa itebilirdim? Koşarak avluyu geçtim ve Bet ha Mikdaş’ın içine girdim. Herhalde oradan daha emniyetli bir yer daha olamazdı değil mi? Kohen’lerin başı (Kohen Gadol) Sadok oradaydı ve mumları yakıyordu. Ona nefes nefese olanları anlattım. Beni son derece sessizce ve dikkatle dinledi. Parmağıyla kapıyı işaret etti ve orayı terk etmemi istedi. Ölüm Meleğini Kutsal İbadethane’ye sokabilir ve İsrail halkının yazgısını kötü etkileyebilirdim. Bana bunları söyledi ve dışarı çıkmamı istedi.

Geri döndüm ve dışarıya çıktım. Kalbim küt küt atıyordu. Şehrin dışına çıkmayı düşündüm. Acaba gizli bir yer bulsam, kimliğimi değiştirsem, kurtulabilir miydim? Ama onu asla kandıramazdım ki! Korkuyordum! Ölüm Meleğinden kurtulmanın tek çaresi Luz şehrine gitmek. Orası ölümsüzlerin şehri. O,bir tek oraya giremez.”

Elihoref dizlerinin üzerine çökerek Şelomo’ya yalvarmaya başladı:

“Lütfen yüce kralım, lütfen beni Luz’a götürün, kurtarın beni, size yalvarıyorum.” Şelomo pencereye yaklaştı, hava nerede ise kararmak üzereydi. Elihoref’in korku dolu ağlayışları kulenin duvarlarında çınlıyordu. Sonunda Şelomo:

“Tamam, seni Luz’a götüreceğim. Yosef, Benaya’ya söyle sihirli örtümü hazırlatsın. Hemen gidiyoruz. Elihoref beni takip et,” dedi.

 Şelomo, Elihoref, Yosef ve Benaya örtüye bindiler. İpleri çözdüler. Şelomo sihirli yüzüğünü çevirdi ve rüzgârı çağırdı. Rüzgâr Şelomo’ya nereye gideceklerini sordu, Şelomo:

“Luz şehrine lütfen, Başan Dağları’nın olduğu bölgeye” dedi. Uçan Örtü havalandı ve yolculuk başladı. Aşağıda Başan Dağları göze çarpıyordu. Luz şehri az buçuk görünmeye başlamıştı. Şelomo kendi kendine:

‘Luz’ diye fısıldadı. Örtü şehrin üzerinde bir turladı. Benaya kendi kendine bir şarkı mırıldanıyordu. Yosef elindeki şehir haritasını inceliyordu. Elihoref ise sürekli olarak dua ediyordu. Örtü çatıların üzerinden uçarken, aşağı bakıyorlardı. Şehrin adı ‘Ölümsüzlük Şehri’ idi ama görünürde bir özelliği yoktu. Taştan yapılmış evler ve daracık sokaklarıyla alışılagelmiş normal bir hali vardı. Evlerin pencerelerinden ışıklar görünüyor, bacalarında duman tütüyordu. Bir çatının tepesinde duran bir kadın onlara el salladı. Örtü Luz’un üzerinden geçerek, şehrin dışındaki tünelin yanında duran badem ağcının yanına yere kondu. Hep birlikte örtüden indiler. Benaya:

“Burada bir şehir giriş kapısı yok” dedi. Yosef:

“Badem Ağacı buranın tek giriş kapısıdır” dedi. Benaya merakla:

“Ne bir nöbetçi var, ne de kontrol noktası…” dedi.

“Göreceğiz bakalım” derken, Elihoref heyecanla atıldı:

“Zaten benim de istediğim buydu” dedi sevinçle. Birdenbire karanlığın içinde bir atlı belirdi. At çok güzel, sakin ve simsiyahtı. Üzerinde Ölüm Meleği oturuyordu. Onun ilahi enerjisi kuvvetle hissediliyordu. Ölüm Meleği atını tam önlerinde durdurdu. Elihoref’in önüne geldi ve atından indi. Ona şöyle dedi:

“Bu sabah, koridordan geçip yok oldun ve beni atlattığını zannettin değil mi? Öyle bir şey söz konusu bile değil. Benim listemde gece saatlerinde kayıtlısın ve seninle Luz şehrinin kapısında karşılaşacağımız yazılı. Sen kaçarken ben de bu adamın, burada ne işi var? Kohen’lerin binasında ne arıyor? Listemde onun Luz şehrinde olacağı yazıyordu. Bu adam kilometrelerce yolu nasıl tepti de buraya geldi? diye şaşırdım. Beri yandan da merak ettim. Luz şehri ölümsüzlerin şehridir. Ben oraya giremem. Onun için Luz şehrinin giriş kapısı diye yazıyormuş. Neler oluyordu? Listede hata mı vardı? Arkadaşının ruhunu taşırken bunları düşündüm, sonra günlük görevlerime geri döndüm” diyerek sözlerine devam etti:

“Sonra senin peşini bıraktım. Sen bu arada çareler aradın. Krala bile gittin. Kral Şelomo çok merhametli olduğu için, sana acıdı ve sihirli örtüsüne bindirip buraya getirdi. Demek ki senin yazgın gerçekten de burada ölmekmiş. Kendi isteğinle ayağıma geldin. Ben seni kandırmadım. Bizim randevumuz tam da şimdi ve burada Elihoref. Haydi, gel bakalım!” dedi.

Ölüm Meleği konuşmaya başladığı andan itibaren, Elihoref korkuyla donmuş kalmıştı. Hiç konuşmadan, söylenenleri dinledi. Ölüm Meleği ona yaklaşınca, boynunu ona doğru uzatarak koparmasını bekledi. Oysa Ölüm Meleği elini onun omzuna koydu. O anda Elihoref kendi görüntüsünden iki tane oldu. Görüntülerden birisi cansız olarak yere düştü. Diğerini yani ruhunu ise melek omzuna attı ve atına bindi. Bir zafer çığlığı atarak, gökyüzünün karanlığı içinde gözden kayboldu.

Şelomo, Benaya ve Yosef orada sessizce kalakaldılar. Etraftaki tek gürültü, ateş böceklerinin cırıltısı ve uzaklardan duyulan, ölgün bir flüt sesiydi. Şelomo yavaşça:

“Tanrı bizi yaratır ve vakti gelince bizi yanına alır. Biz bundan asla kaçamayız,

ve bu emri değiştirmeye asla muktedir olamayız” dedi.

Üç erkek Elihoref’in cansız bedeninin önünde dua ettiler. Benaya uçan örtünün üzerindeki malzeme sandığından bir kefen getirip cesedi sardı ve bir çukur kazarak onu gömdüler. Üç adam badem ağacının yanında öylece durdular. Benaya:

“Hazır buraya kadar geldik, Luz’u ziyaret edecek miyiz?” diye sordu. Yosef atıldı:

“Gerçekten çok ilginç olurdu, nasıl olsa hala buradayız” dedi istekle. Şelomo:

“Evet, buradayız ama olmamamız gerekirdi. Ben bunu nasıl yapabildim? Ölüm Meleğine teslim olmasın diye birine yardım ettim. Bunu yapmamam gerekirdi” dedi. Benaya:

“Ne olmuş ki? Sadece şansınızı denediniz” dedi. Şelomo:

“Ben ölümün ve Tanrı’nın işine karıştım. Eğer karışmayıp, Elihoref’i buraya getirmeseydim, o tek başına Luz’a zaten gelemezdi. Böylece şimdilik liste dışı kalabilirdi.” Yosef:

“Kendinizi boş yere helak etmeyin efendimiz. Siz o adama acıdınız ve onu kurtarmak istediniz. Olay bundan ibarettir” dedi. Şelomo:

“Her ne ise, biz de bu olaydaki rolümüzü oynamış olduk. Bir insanın sonuna şahit olduk ve buna mani olamadık. Haydi, gelin geri dönelim” dedi. Hep birlikte örtüye bindiler, rüzgâr onları havalandırınca, etrafta tozlar uçuştu. Başan Dağları’nı aşarak Yeruşalayim’e doğru gittiler.

Sevgili okuyucularım bu sefer de sizlere ibret dolu bir hikâye anlattım. Sanırım sizler de benimle aynı fikri paylaşacaksınız… Ölüm saati geldiğinde, Tanrı bizi yanına çağırdığı zaman, hiç kimse ve hiçbir şey buna engel olamaz. Ölüm eğer ertelenirse bu sadece Tanrı’nın isteği doğrultusunda gerçekleşir. Demek ki vakit henüz tamam değildir. Tanrı kendi takdir ettiği kadar kullarına ömür biçer. Biz ona inanan kulları olarak isyan etmeden emre boyun eğeriz, kabulleniriz.

*Yazı hakkında notlar: Hikâyenin içinde sözü edilen Yaakov’un ‘Merdiven Rüyası’, Tevrat’ın 1.Kitabı olan ‘Yaratılış’ bölümünde yer alır.

“Ve Yaakov sabah erken kalktı, üzerinde uyuduğu taşı direk olarak toprağa dikti, üzerine zeytinyağı döktü ve o yerin adını Beyt-El (Tanrı’nın Evi) koydu. Fakat başlangıçta şehrin adı LUZ idi. Yaratılış 28:10-19, Yaratılış 35:6, Hâkimler 1:26

Kaynakça:

Tevrat/Saray Kâtibi Ahimaaz’ın notlarından nakleden: Prof.Steve Solomon

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın