Sanatın sahne arkası kahramanları

Günümüz modern dünyasında, sanatın gelişmesinde sanatçının olduğu kadar, ‘sahne arkasında’ görev alan profesyonellerin katkısı da yadsınamaz. Sanat galerileri ve müzelerde çalışan profesyoneller artık bu sektörün vazgeçilmezleri

Günümüzde modernliğin getirdiği yaratıcı düşünce, sınırı olmayan hayal gücü ile birleşince özellikle genç sanatçıların ortaya koydukları sanat gelişerek, pekişerek ilerliyor…

Yine de sanatın ve sanatçının gelişmesi, onu takip eden kişilerin artması ve gelişmesi ile doğru orantılıdır. Sanatçının yenilikleri benimsemesi ve uygulayabilmesi, eserlerini sergileyecek alanlar bulabilmesi, daha iyi olanaklarda çalışabilmesi, bir nebze kendisini takip edenlerin gelişmesine de bağlıdır. Artık Türkiye’de sanat, yurt dışında getirilen sergiler, uluslararası fuarlar ve yaygın bir şekilde açılan sanat galeri ile son yıllarda büyük bir atılım yaptı. Ancak bu atılımın sağlanmasında, sanat daha geniş kitlelere ulaşmasında, sanatçının olduğu kadar, sahne arkasında büyük gayretlerle çalışan ekibin de büyük katkısı var.

Özellikle İstanbul’daki sanat dünyasında artık köklü bir yere sahip olan Almelek Sanat Galerisi’nin tecrübeli sahibi Ester Almelek ve Pera Müzesi’nin Süreli Sergiler Proje Yöneticisi Tania Bahar ile, sahne arkasına göz atmak istedik.

 

ESTER ALMELEK: “BİENALLER DE BENİM İÇİN İNANILMAZ KEŞİF ALANLARI”     

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Sanatın hayatınızdaki yeri ve size kattıkları nelerdir?

Notre Dame de Sion Lisesi’nden mezun olduktan sonra Fransız Filolojisinde okudum. İstanbul ve Venedik’te sanat tarihi ve iç mimari seminerlerine devam ederek kendimi geliştirmeye çalıştım ve hâlâ da devam ediyorum.

Sanatın bir gereksinim olduğu düşüncesi beni galericilik mesleğini seçmeye yönlendirdi. Sanatın gücünü ve katkılarını şöyle izah edebilirim: Hayatın ve doğanın çoğu zaman göz ardı ettiğimiz güzelliklerinin ve en önemlisi umudu canlı tutma becerisinin yanı sıra, insanı sıradanlıktan, vasattan uzaklaştırma özelliğidir. Yazdığım bir gezi - anı kitabı ve romanlarımda sanat hep başköşede olmuştur. Sanatla iç içe yaşayan bir ailem olduğu için şanslıyım. Eşimin edebiyat, oğlumun da müzik alanında çalışmaları var. Kızım da 9 Eylül Üniversitesi Resim Bölümü’nde öğretim üyesi.  İsviçre’de yaşayan abim de halen ressam olarak çalışmalarına devam ediyor.

Uzun yıllardır bu işin içinde olan biri olarak, Türkiye’deki sanat galerilerinin gelişiminin ne yönde olduğunu söyleyebilir misiniz?

Almelek Sanat Galerisi, 26 Kasım 1988’de eski ustaların da yer aldığı bir grup sergisiyle Levent’teki yerinde sanatseverlere kapılarını açtı. O yıllarda henüz özel müze projeleri hayata geçirilmediği için galeriler birer ‘sanat müzesi’ görevini de üstlenmek zorunda kalıyorlardı. Kısıtlı televizyon programlarından sonra, sergilerin izleyicilerinde önemli bir artış oluyordu. Bugün internet sayesinde olay tamamen değişti. Galerilere açılışlar dışında ziyaretçilerde önemli bir azalma var. Çok galeri var İstanbul’da. Sayısı tahminimce 300 - 400 arasında olmalı. Semtlerin uzaklığını ve trafikte geçirilen zamanın zorluklarını da göz önünde tutarsak, insanların sergi gezmek yerine neden internet sayfalarında araştırmayı tercih ettiklerini anlayabiliriz. Bazen satışlarımız bile internetten oluyor.

Ama bir taraftan da İstanbul’da, hareketli ve capcanlı bir sanat ortamı olduğu gerçeği yadsınamaz… Uluslararası fuarlarıyla, bienal ve özel müzeleriyle ve tabi ki galerilere önemli bir darbe vuran müzayedeleri ile…

Yurt içinden ve yurt dışından, sanatıyla sizi en çok etkileyen isimler kimler oldu?

Etkisinde kaldığım ve eserlerini izlemekten büyük zevk aldığım birçok sanatçı var elbet. Eskilerden, yenilerden, yabancı ve yerel sanatçılardan isim vermek oldukça zor. Turner, Moore, David Hockney, sergilerini kaçırmak istemediğim isimler. Bienaller de benim için inanılmaz keşif alanlarıdır. Venedik Bienali her seferinde beni büyüleyen performanslara sahne olmuştur. İngiliz sanatçı, Peter Greenway’in sinema tekniklerinden faydalanarak gerçekleştirdiği proje bunlardan sadece biri. Çağdaş sanatın üretim metotlarından biri olan video sanatı ve performans sanatçılarını büyük bir ilgiyle izliyorum. Video sanatı, teknolojinin sunduğu sonsuz imkânlarla, izleyiciye bir illüzyon, bir belgesel tadında bir performans sunuyor. Adını yurt dışında da duyuran Nil Yalter gibi.


TANİA BAHAR: “ZİYARETÇİLER MÜZE, SERGİ VE SANAT GİBİ KAVRAMLARI ANLAMAYA DAHA ÇOK VAKİT HARCIYORLAR”

Seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar Bölümü’nden mezunum. Yüksek lisansıma Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde tez aşamasında devam ediyorum. 2008 yılından bu yana Suna ve İnan Kıraç Vakfı, Pera Müzesi’nde çalışıyor, süreli sergiler bölümünde proje yöneticisi olarak görev alıyorum. İşimin kapsamını sergilerin projelendirilmesi, işbirliği yaptığımız kurum ve küratörlerle içerik ve organizasyon iletişimini sürdürmek, kurulum ve paralel etkinlikler sürecini yönetmek olarak açabiliriz. Yaklaşık üç ay sürelerle sergilediğimiz süreli sergilerin kalıcı olması bizler için çok önemli, bu anlamda her projenin kapsamlı kataloglarını hazırlıyoruz. Görevimin önemli bir bölümünü de katalogların yayına hazırlanması oluşturuyor.

Son yıllardaki sergiler arasında seni en çok etkileyen hangisi oldu?

Tek birini seçmek zor olabilir, ama yakın zamandakilerden Salt Beyoğlu’ndaki Akram Zaatari Sergisi’ni ve Christian Marclay’nin ‘The Clock’ video projesini, Pg Art Gallery’de Reysi Kamhi’nin ‘Dear Universe’ adlı kişisel sergisini ve Öktem & Aykut Galeri’de açılan Bora Başkan’ın ‘Yüz/ey MakinAksar’ adlı yine kişisel sergisini saymam mümkün. Hepsi de içerik olarak etkileyici ve ufuk açıcı sergilerdi. Güncel olarak Pera Müzesi’nde sergilenen ‘Alberto Giacometti’ ve ‘Hayat Kısa, Sanat Uzun: Bizans’ta Şifa Sanatı’ sergilerini de, kişisel bağımdan bağımsız olarak, bu listeye ekleyebilirim.

Türkiye’de halkın sanata yönelik algısının son yıllarda değiştiğine inanıyor musun?

Bu yönde olumlu gelişmeler olduğu düşünüyorum. Pera Müzesi’ne başladığım yıldan günümüze ziyaretçilerin müze, sergi ve sanat gibi kavramları anlamaya daha çok vakit harcadıklarını söyleyebilirim. Önceleri müze binasını sadece bir kez gezmenin yeterli olacağını düşünenler, bugün her sergi ve etkinliği takip etmeyi bir alışkanlık haline getiriyorlar ki yaratmaya çalıştığımız da bu. Müze binasının kendine ait bir ruhu ve yaşayan bir karakteri var, bunu keşfedenlerin sayısı giderek artıyor. Genel anlamda galerilerin artışı, yeni kültür mekanlarının oluşumu, fuarların etkisi ve belki de en önemlisi az da olsa kültür-sanat yazımının daha belirginleşmesiyle ilgi de büyüyor elbet. Sanat genel anlamda bir merak meselesi aslında; merak ettiğiniz sürece keşfedersiniz, anlamaya çalışırsınız, soru sorarsınız, böylece bakış açınız genişler ve etrafınıza farklı bakmaya başlarsınız. Merak arttıkça sanata yönelik algının daha da değişeceğine inanıyorum.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın