Alüminyum Hurda Geri Dönüşüm

“Siyasetin doğal sonucu komplo teorisi olarak değerlendirilemez”

Hürriyet Gazetesi’nin Washington temsilcisi Tolga Tanış, yayınladığı yeni kitabında Başkan Obama ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikili temaslarından yola çıkarak Türkiye ile ABD arasındaki inişli çıkışlı ilişkiyi gözler önüne seriyor. Tanış ile iki ülke arasındaki ilişkileri ve yeni kitabını konuştuk.

Sürprizleri kaçırmadan kitabınızdan biraz bahseder misiniz?

2008’de Obama başkan seçildikten sonra görevi devralmasıyla ilk temas gerçekleşiyor Türk yönetimiyle.16 Şubat 2009’da bir telefon konuşması yapıyorlar. Son telefon konuşması da 12 Ağustos 2014’de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin akabinde oluyor. Ben, başkan ve başbakan ilişkisini ele alıyorum. Bu dönem toplam 2002 gün sürüyor. Ve bu 2002 günlük zaman diliminde iki liderin teması üzerinden yaşanan olayların analizini yapıyorum.

Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dip mi yaşıyoruz?

Dip mi bilmiyoruz ama aşağıya doğru bir iniş olduğu kesin. Bir analoji yapıyorum kitapta ve ilişkileri lunapark trenine (roller coaster) benzetiyorum; ilişkilerin inişli çıkışlı olduğunu anlatmaya çalışıyorum. 2009’de Türkiye ziyaretiyle ilişkilerin çıkışı başladı. Ta Ermenistan’la imzalanan protokollere kadar sürdü. O senenin sonunda Erdoğan’ın (Obama’nın nisandaki Türkiye ziyaretine) cevabi olarak Washington’a yaptığı ziyaret gibi olumlu bir görüşme gerçekleşti. Fakat 2010’da o olumlu senenin ardından bir iniş dönemi başladı. Şubat sonundan itibaren Amerikan Kongresi’nde gündeme gelen Ermeni Soykırımı tasarısı, sonrasında yaşanan Mavi Marmara hikayesi, haziran ayında Obama’nın kişisel ricasına rağmen İran’a yönelik yaptırım paketine Türkiye’nin hayır oyu vermesi, bir anda bir eksen kayması tartışması başlattı Türkiye’ye yönelik ve ilişkiler tekrar dibe doğru gitmeye başladı. Ama ne oldu? Amerikan diplomasisi yaratıcı bir çözümle ilişkileri yukarı taşıyacak birtakım enstrümanlar geliştirdi. Arap Baharı ile birlikte bütün gerginliklere rağmen Türkiye-ABD arasında daha başka bir ilişki gelişmeye başladı.

Ne gibi enstrümanlar üretildi?

Kürecik Radarı hikâyesi çıktı. O sene (19-20 Kasım 2010) Lizbon’da yapılan zirvede, NATO şemsiyesinde kurulması planlanan füze savunma sisteminin bir ayağının Türkiye’de olması fikri müzakereye açıldı ve Türkiye ile bunu görüşmeye başladılar. Arap Baharı’nın da hızlandırdığı bir füze müzakeresi süreci doğdu. 2012 başında, Obama’nın verdiği bir röportajda kendisine en çok güvenen beş lider arasında Erdoğan’ı saymasını hatırlarsak, 2011 senesi telefon diplomasisi ve yakınlaşma döneminin başlaması olarak tarif edilir. Bunun en büyük sebeplerinden birinin Arap Baharı olduğu söylenir. Ben bunun Arap Baharı ve füze müzakerelerinin bir bileşimi olduğunu anlatmaya çalışıyorum kitapta. Amerikan diplomasisinin bulduğu enstrümanlardan biri buydu. Türk-Amerikan ilişkilerinde dönüm noktası, Beyaz Saray’ın ifadesiyle Türkiye’nin son 15 yılın en stratejik kararını vererek radara ev sahipliği yapmasıydı.

Aslına bakarsanız Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihsel olarak en büyük taşıyıcı ayağını askeri ilişkiler oluşturdu. Bu halen geçerli, öyle değil mi?

Evet, askeri ilişkiler her zaman ön planda oldu. Stratejik ortaklığın tanımında da bu yatıyor. Kitapta stratejik ortaklık tanımının ne olduğuna yönelik bir anket yapıyorum örneğin. Son on yıldır Türkiye’de görev yapış büyükelçilere soruyorum. Her birinin verdiği tarihler farklı olsa da, hepsi NATO müttefikliğinin stratejik ortaklığını en büyük taşı  yıcısı olduğu görüşünde bulunuyor.

Eskiye göre fark var mı? Tabii var. Türkiye’nin iç politikasında yaşanan değişimler dolayısıyla bu durum da Obama döneminde başka bir safhaya evirildi. Askerden askere olan ilişkiler neredeyse kalmadı. Pentagon ve Genelkurmay arasında karar alma mekanizmaları yaratılmıştı. Bu uzun süredir yok.

Türk-Amerikan ilişkilerinin sivil zemine oturtulması ilişkilere nasıl yansıdı sizce özellikle kriz yönetimi açısından?

İlişkilerin siyasiler arasında sürmesi tabii en sağlıklı olanı. Ama yine de, Türkiye ile Amerika arasında askerden askere ilişkilerin neredeyse yok olma durumuna gelmesi özellikle Pentagon’da bazı çekinceler yarattı. Peki, bu Türkiye ile ilgili Pentagon’daki stratejik düşünme kabiliyetini etkiledi mi? Hayır. İşte bunu füze hikâyesinde gördük. Biraz buna da eleştiri getiriyorum kitapta aslında. Türkiye ile olan ilişkilerin demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü gibi unsurlar açısından değil de -daha çok “atlamalı zıplamalı stratejik menfaatler” olarak ifade ettiğim- Amerika’nın güvenlik çıkarları üzerinden ele alınmasına dönük yaklaşımı eleştiriyorum.

Sırf Amerika’nın ulusal güvenliği sebebiyle İran veya Amerika’nın bölgedeki en yakın müttefiki İsrail ile olan ilişkilerin, Türkiye’nin gidişatıyla ilgili belirleyici faktörler olmasını eleştiriyorum. Türkiye için asıl önemli olan bu ülkenin demokrasi standartları... AB yolunda ilerleyen bir ülkenin, çağdaş değerler etrafında birleşmesi ve bunun ikili ilişkilere yansıması gerektiğini düşünüyorum. Ama maalesef tali kalıyor. Bu dönem değişti mi derseniz, 2013’ten sonra belki biraz değiştiğini kitapta anlatmaya çalışıyorum.

Bugün Beyaz Saray’da Cumhuriyetçi bir yönetim olsaydı, ilişkilerimiz farklı olur muydu?

Kesinlikle olurdu. Mesela Obama’nın neden ilk ziyaret için Türkiye’yi seçtiğini sorduğumda, bu gezinin planlanmasında görüş bildirenlerden biri, buna, Cumhuriyetçilerin bölgeye bakışının tamamen nasıl yanlış olduğunu, Müslüman çoğunluklu bir ülke olarak, Türkiye’yi ve bölgedeki diğer müttefikleri nasıl yanlış ele aldığını, Türkiye’yi nasıl ılımlı İslam dedikleri bir kavramla bir model olarak sunmaları ve ön plana çıkartmaları gerektiğini anlatarak cevap verdi.

Cumhuriyetçi bir başkan olsaydı, ilk Türkiye’yi ziyaret eder miydi veya Obama’nın Tayyip Erdoğan ile olan ilişkisine benzer bir yakınlaşma kurar mıydı emin değilim. Obama’nın başka umutları vardı. Obama Erdoğan’ı, Türkiye’yi demokrasi ve seküler değerler üzerinden yönetecek, güvenilir bir lider olarak görüyordu.

Türk-Amerikan ilişkilerinde işbirliği alanlarının çeşitlendirilmesi her daim tartışılan bir konu oldu. Özellikle ekonomik ilişkilerin seyri hakkında kitabınızda çarpıcı veriler bulunuyor. Biraz değinebilir misiniz?

Ekonomik bağların gelişmesinin iki ülke ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtacağını düşünüyorum. Problem şu ki Türkiye de Amerika’ya böyle bakmaya alışmış. Yani Türkiye de stratejik ilişkilere daha ağırlık veriyor. Mesela 2002 günlük dönemde Amerika ticareti kendi lehine çeviren taraf olmuş. Türkiye’nin Amerika’ya olan ihracatı kümülatif olarak Obama öncesi beş yıllık dönemde 23 milyar doların üzerindeyken Obama’dan sonraki beş yılda 23 milyarın altına düşmüş. Amerika’nın ihracatı ise fırlamış. Bir anda iki ülke arasında ticaret açığı iki kat büyümüş, 13 milyardan 41 milyar dolara çıkmış. Ben bunun Türk hükümeti açısından izaha muhtaç olduğunu düşünüyorum.

Peki, bu dönem zarfında Türkiye aleyhine işlemiş herhangi bir ekonomik bariyer, kota durumundan söz edebilir miyiz?

Hayır. Bir taraf ekonomiye de önem verirken diğer taraf başka konularla ilgileniyor demek ki. Amerikalıların çok boyutlu düşünme ve ilişkileri mümkün olduğunca çeşitlendirerek lehine çevirme kabiliyeti olarak görüyorum.

Türkiye’de lobi deyince akla komplo teorileri geliyor maalesef. Bir taraftan da Türkiye’nin Amerika içerisinde lobi faaliyetlerinde bulunduğunu biliyoruz. Sizce Türkiye, Amerika’nın siyasi dinamiklerini doğru okuyabiliyor mu?

Bu dönem maalesef okuyamıyor çünkü Türk hükümetinin öncelikleri farklı. Gülen meselesi var. Şu sıralar Washington’da bunun lobisini yapıyor Türk hükümeti; Fethullah Gülen ve ona yakın olan birtakım kişilerin iadesi için çalışıyor. Bu konuda yapılmış yazılı bir müracaatları da yok, ancak dillendiriliyor sürekli. Türkiye’nin lobi gücü sırf bunun etrafında dönüyor. Öbür taraf da kendini savunuyor ve bir lobi savaşı yaşanıyor. Aynı sizin dediğiniz gibi, ben Türkiye’de dönen siyasetin ele alınış şeklini de çok sağlıksız buluyorum. Komplolar, algı operasyonları... Bu terminolojiye hâkim değilim. Normal siyasetin doğal sonuçlarının komplo teorisi olarak nitelendirilmesini aklım almıyor. Washington’da çalışırken eğer bu şekilde düşünmeye başlarsanız kaynaklarınızı da, rasyonel düşünme yeteneğinizi de kaybedersiniz. Yolunuzu kaybedip bambaşka yerlere savrulursunuz. Ne itibarınız, ne güvenilirliğiniz kalır.

Her 24 Nisan Washington’dan gelecek mesajı bekliyoruz. Bu seneki mesajın içeriğine dair sizin öngörüleriniz ne yönde?

Herkesin bir tahmini var ama ben mesajın içeriği kadar Amerikan yönetiminin bu işi ele alış yönteminin önemli olduğunu düşünüyorum. Ne yapıyor ABD? Bir tedirginlik ve belirsizlik yaratılıyor. İlişkilerde yaşanan gerginliğin-özellikle Suriye ve IŞİD konusunda yaşanan farklılıkların bir sonucu olarak Türkiye’nin üzerinde açıktan bir 24 Nisan tedirginliği oluşturuluyor. Kararın tamamıyla başkanın uhdesinde olduğu söyleniyor. Ve hiçbir şekilde dışarıya bir sinyal verilmiyor.

Kongre’de şu anda Cumhuriyetçi çoğunluğu var ve John Boehner karşı olduğunu da söyledi. Ama yönetimin her yıl yayınladığı geleneksel başkanlık bildirgesinde ne diyeceği ve daha önemlisi 24 Nisan’da Erivan’da yapılacak törende Beyaz Saray’ın, başkanın hangi seviyede temsil edileceği meselesi gündemde. Hani kimse Obama’nın gitmesini ummuyor ama kim temsil edecek? Amerikan yönetimi bu konudaki belirsizliği bilinçli olarak devam ettiriyor.

Ve bu belirsizlik sürecinde birtakım pazarlıklar mı yaşanıyor sizce?

Bu pazarlığı Türkler de yürütüyor. ‘Bu belirsizlik sürdüğü müddetçe biz de o zaman bazı konuları 24 Nisan sonrasına erteleriz’ diyorlar. İşte füze alımını 24 Nisan sonrasına bırakırız. Musul operasyonunda üs mü istiyorsunuz, bakarız 24 Nisan sonrasında diyorlar.

Beyaz Saray’ın bu belirsizliği sürdürme tercihi neye dayandırıyorsunuz?

Farklılıklar. Çünkü ilişkiler iyi gitmiyor. IŞİD örneğin ABD için öncelikli konulardan biri, işbirliği istediği gibi yürütülemiyor. ABD’de istihbaratın başındaki kişi açık açık “işbirliğinin daha fazla ilerleyeceği konusunda umutlu değilim” diyor. Şimdi ilişkilerin iyi gitmediği bir ortamda Amerikalıların hayati olarak ele aldığı meselede beklentilerinin karşılanmamasının, Ermeni soykırımı meselesine bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Hatta bu konu ilişkilerin barometresi gibi.

 

Netanyahu’nun seçim zaferi sonrası İsrail-Amerika ilişkileri nasıl bir seyir izleyecek? Bunun Türk-İsrail-Amerika ilişkilerine etkisi nasıl olur?

İlişkilerde hasar oldu ve bu hasara Netanyahu sebep oldu. Netanyahu ve Erdoğan’ın İran konusunda Washington’da oluşan, Obama yönetiminin belirlediği yeni politikada aynı safta olduklarını düşünüyorum. Türkiye’nin özellikle Suriye konusunda yürüttüğü o müdahaleci politikalar ve o bölgeyi arka bahçesine çevirme hırsıyla giriştiği işler nedeniyle İran’la perde arkasında ister istemez giriştiği bir mücadele var. İsrail ise haklı olarak geçmişten gelen tehditler sebebiyle İran’ı bir numaralı ulusal güvenlik tehdidi sayıyor.

Obama ve Netanyahu arasındaki gerginliği de Obama-Erdoğan arasındaki gerginliğe benzetiyorum biraz. Ama şu farkı var. Türkiye’de sistemin yaşadığı handikaplar İsrail’de yok. Kişisel olarak sorunları ele alış şekilleri açısından Netanyahu ve Erdoğan benzeşiyor. Fakat fark, İsrail’de demokrasinin çok daha kurumsal olması. Geçmişte herhangi bir suça bulaşmış politikacıları bağımsız bir şekilde yargılayabilme kabiliyetine sahip, denetim mekanizmaları güçlü bir sistem var. Ve liderler hiçbir zaman sistemi manipüle edebilecek bir güce erişemiyor. Türkiye’de ise maalesef sorunlar var. Bir de tabii Amerikan-İsrail ilişkileri, Türk-Amerikan ilişkilerine göre çok daha kurumsal. Dolayısıyla krizleri aşmasına olanak tanıyacak çok daha fazla enstrümana sahip.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın