Ekonomik kriz üzerine

Dardenne Kardeşler ‘İKİ GÜN, BİR GECE’ filmlerinin odağına yine ‘kadının günlük hayattaki sorunları’nı koymuşlar.

Sol eğilimli, toplumsal sorunlara düşkün, işçi sınıfından gelen yoksul karakterlerin acılarına eğilen Belçikalı Dardenne Kardeşlerin son filmi ‘İki Gün, Bir Gece/Deux Jours, Une Nuit’ sosyal gerçekçilik temasına bağlı kalan bir film.

1951 Belçika doğumlu, belgesel yönetmenliğinden gelme ağabey Luc ile kendisinden dört yaş küçük, felsefe tahsili gören Jean-Pierre, filmografilerindeki yedi yapıtın altısı ile Cannes Film Festivallerinde yarıştı. Bunların altısı(içlerinde iki Altın Palmiye olmak üzere) çeşitli ödüller aldı.

Altın Palmiyeli ‘Rosetta’, ‘Lorna’nın Suskunluğu’, ‘Bisikletli Çocuk’ta olduğu gibi ‘İki Gün, Bir Gece’nin de senaryosunun odağında ‘kadının günlük hayattaki sorunları’ var.

Senaryolarındaki iyi ve etraflı düşünülmüş konuları, Dardenne’lerin gerçek hayattan alınmışçasına büyük bir gerçeklik anlayışıyla işlemedeki hünerleri kendilerini benzersiz kılıyor.

Her seferinde sosyal arka planı olan, zengin, kaliteli konuları ele alan Belçikalı kardeşler, insanın içini acıtan en dokunaklı öyküleri duygu sömürüsüne kaçmadan işliyorlar.

‘İki Gün, Bir Gece’nin hareket noktası Avrupa’nın içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal kriz. Filmde işini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalan genç bir işçi kadın, kendini acındırmadan, duygu sömürüsü yapmadan, iş arkadaşlarından bir fedakârlık yapmalarını ister. Hafta sonu çıktığı bu içsel yolculukta, evli, çocuklu bu kadın, işini muhafaza etmenin ailesi için ne denli önemli olduğunu yabancılara anlatır.

Belçika’nın Liege şehrinde geçen konusuyla film, güneş ışığıyla çalışan enerji sistemi üreten bir şirketin personeli olan Sandra’nın (Marion Cotillard) öyküsünü anlatıyor.

Depresyon geçirdiği için hastalık izni alan Sandra, patronunun kendisini işten çıkarma kararı aldığını, maaşının fazla mesai yapacak diğer personel arasında paylaştırılacağını öğrenir.

İNSANLIK ONURU VE UZLAŞMA SANATI

Bu haberi Cuma günü öğrenen Sandra, hafta sonu çalışma arkadaşlarını evlerinde ziyaret edip, onları ekstra maaş bonuslarından vazgeçirip yapılacak oylamada işte kalması yönünde oy kullanmaları için ikna etmek zorundadır.

Dar gelirli kocası Manu (Fabrizio Rongione) ile aldıkları taşradaki evlerinin ipoteğini Sandra’nın maaşıyla karşılıyorlardır. Sandra’nın işsiz kalması ailenin yine sosyal konutlara dönmesi demektir.

Film, günümüz vahşi kapitalizm koşulları içinde işçi dayanışmasının zayıfladığı gerçeğinin altını çiziyor. Herkesin kendine göre dertleri vardır; zaten her koyun kendi bacağından asılır. Film, mücadele ruhu gelişmemiş, insanları incitmekten korkan, kendisini bir dilenci, çalışma arkadaşlarının primlerini çalan bir hırsız gibi hisseden, empati yapabilen, iyi yürekli bir kadının, başkalarının alabilecekleri bir paradan vazgeçmeleri için yaptığı çağrının zorluğunu ustalıkla yansıtıyor.

Dardenne Kardeşler senaryolarını insanlığın ön plana çıktığı bir gurur mücadelesi olarak inşa ederken, uzlaşma sanatı, insanlık onuru, izzet-i nefis mücadelesi gibi temaları filmlerinde zekice işliyorlar.

Yüreklere hitap eden, yalın, gerçekçi, hümanist ve düşündürücü sinema dilleri ile Dardenne’ler umut, dayanışma, inanç, irade ve onur temalarının hakkını veriyorlar.

Sandra, iş arkadaşlarını ikna etmeye çalışırken doğrudan onların gözlerine bakıyor, onurundan taviz vermemeye çalışıyor. Ancak bazı arkadaşlarının tepkileriyle, aşağılanmanın değişik boyutlarını benliğinde hissettiğine tanık oluyoruz.

Filmlerinde ünlü oyuncularla çalışmama prensibini Cecile de France ile ‘Bisikletli Çocuk’ (2011) filmiyle bozan Dardenne Kardeşler, bu filmlerinde Sandra rolünü, ‘Kaldırım Serçesi’nin Oscar ödüllü Marion Cotillard’ına veriyorlar.

İyi de etmişler… Cotillard Sandra’nın kırılganlığını, mahcubiyetini, içinde bulunduğu zor ve sıkıntılı durumu, istikbale olan güvensizliğini mükemmel yansıtıyor. Yüz ifadesi, mimikleri ve bakışları, duygularını aktarmada çoğu kez sözlerden daha etkileyici oluyor. Dardenne’lerin ‘Bisikletli Çocuk’, ‘Lorna’nın Sessizliği’, ‘Çocuk’, ‘Rosetta’ filmlerinde de oynayan fetiş oyuncuları, Belçikalı aktör Fabrizio Rongione, Sandra’ya destek olan, moral pompalayan, fedakâr kocasını canlandırıyor.

 

‘DEUX JOURS, UNE NUİT’

Yön-sen-dialog: Luc ve Jean-Pierre Dardenne

Gör: Alain Marcoen

Kurgu: Marie-Helene Dozo

Dekor: Igor Gabriel

Oyn: Marion Cotillard-Fabrizio Rongione

 

OYUNCULUK ÜZERİNE GEVEZE BİR FİLM

Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nde Fransa’yı temsil eden, ödül listesine giremeyen üç filmden biri Oliver Assayas’tan ‘Sils Maria: Ve Perde/Clouds of Sils Maria’ idi. Adını konunun geçtiği İsviçre Alplerindeki Sils Maria bölgesinden alan film bir tiyatro oyununun hazırlık safhasını anlatıyor.

Oliver Assayas’tan hoşlanmamın iki sebebi var. Birincisi, kendisinin, ‘Les Parapleies De Cherbourg’ ile sinema tarihinde karakterlerin birbirine söz yerine şarkıyla hitabeden ilk filminin yaratıcısı Jacques Demy ile yönetmen Agnes Varda’nın oğlu oluşu.

Sempatimin ikinci sebebi, Assayas’ın 5,5 saatlik müthiş belgeselimsi ırmak-film ‘Carlos’un (2010) yaratıcısı olması.

‘Sils Maria’nın başrol oyuncusu Juliette  Binoche’un kafasında şekillenen bir konu üzerinde  yazmasını istediği Assayas, oyunculuk üstüne odaklanmayı tercih etmiş. Bir tiyatro oyununun hazırlık sürecini, iki başoyuncu ile birincinin asistanı üzerinden anlatan bu film, bence ne yazık ki Assayas’ın kariyerindeki en sönük film olmuş.

Cannes’taki film konferansında, senaryoyu yazarken İngmar Bergman’ın ‘Persona’sından ve Fassbinder’in ‘Petra Von Kant’ın Gözyaşları’ndan esinlendiğini anlatan Assayas, üç kadın arasındaki gerilimli ilişkiyi inceleme konusu yapmış.

Konusuyla Joseph Mankiewicz’in ‘Eve’ filmini aklına getiren ‘Sils Maria’ 40’lı yaşlarını sürdüren Maria’nın(Juliette Binoche)tiyatroda 18 yaşında iken büyük başarı ile oynadığı oyunun tekrar sahneye konulacağını öğrenmesi ve bu oyunda yer alması teklifi almasıyla başlar.

Genç Sigrid ile orta yaşlı patronu Helena arasındaki tutkulu lezbiyen aşkı anlatan oyun, yazarının ölümüyle tekrar sahneye taşınacaktır. Tek farkla ki Maria genç kızı değil, orta yaşlı kadını oynayacaktır.

İhtiraslı, hırslı ve güzel bir genç kız olan Sigrid, baştan çıkardığı olgun Helena’yı kendisine âşık ediyor, sonraları kendisini terk ederek intihar etmesine yol açıyor. Oyunun yeni versiyonunda, Sigrid’i skandallarıyla paparazileri peşinde koşturan, Hollywood’un yeni şımarık çocuğu Jo-Ann Ellis(Chloe Grace Moretz)oynayacaktır.

Kendini internet çağının dışında kalmış hisseden, yaşlı bedeni ve özel yaşamıyla sorunları olan 50’li yaşlarındaki Maria, sırdaşı ve sağ kolu asistanı Valentine’le İsviçre Alplerinde bir yolculuğa çıkmıştır. Bu arada sağduyu sahibi Valentine(Kristen Stewart) ile yeni oyunun provalarına başlamıştır. Stresi üzerinden atamayan Maria bütün gününü geçirdiği Valentine ile sürtüşmeye başlayınca iki kadın arasındaki gerilim doruğa çıkar.

Bitmez tükenmez bıktırıcı diyaloglarıyla Assayas’ın en geveze filmi olmaya aday ‘Sils Maria’ geçen zaman içerisinde şöhret kavramını otopsi masasına yatırırken, oyunculuk sanatı üzerine ilginç tespitlerde bulunuyor.

Değişik karakterdeki üç kadın kahramanının ilişkilerine odaklanan, iddialı bir ‘kadın’ filmi olan ‘Sils Maria’ sırtını şaşırtıcı bir performans sağlayan üç oyuncusuna dayıyor.

Uluslararası bir kariyer yapan, olgunluk döneminde girdiği her role eldiven gibi uyan Juliette Binoche, zor rolüne bilinen ustalığı ile ayak uyduruyor.

Hollywood’un taze starlarından Chloe Grace Moretz, kendisine çok uyan, boyalı basının şımarık malzemesi Jo-Ann rolünde iki deneyimli ablasının yanında ezilmemeyi başarıyor.

Ama oyuncu üçlüsündeki asıl sürpriz, ‘Alacakaranlık/Twilight’ dizisinden tanıdığımız, iki erkek arasında kararsızlığı ile hepimizi bunaltan, güzel ama silik karakterli bir kahramanı canlandıran Kristen Stewart’tan geliyor.

Genç aktris ‘Sils Maria’da kendisini aşarak, kariyerinin bu en başarılı kompozisyonuyla, çok iyi bir karakter oyuncusu olduğunu kanıtlıyor. Stewart’ın şaşırtıcı çıkışından başka, filmde keyif veren bir çalışma, bulutlara erişen yüksek İsviçre Alplerinden kartpostal görüntüler sunan ve Sils Maria kasabasına tepeden bakan görkemli fotoğraflarıyla, Yorick Le Saux’dan geliyor.

Dedikodu meraklıları için son bir not: Cannes’da ‘Sils Maria’nın basın gösteriminden sonra konuşulan tek konu, ilerlemiş yaşına rağmen, filmin bir sahnesinde çırılçıplak oynama cesaretini gösteren Juliette Binoche’un cesaretiydi. Alplerin eteklerindeki bir gölde yüzmeye karar veren Binoche-Stewart ikilisinden, 50 yaşındaki, Binoche soyunurken, yarı yaşındaki güzel partneri külot-sutyen ile göle dalıyordu. 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın