Baba-Oğul Hesaplaşmasi

‘YARGIǒ adalet kavramı ve Amerikan adalet sistemi üzerine ilginç şeyler söyleyen bir aile ve suç draması

Hollywood’un sağlam senaryolara dayanan gerilim temposu yüksek mahkeme filmleri yapmaktaki becerisi bilinen bir şey.

Şikago’lu başarılı bir avukatın, annesinin cenazesine katılmak için gittiği doğum yeri Ohio’da, cinayetle suçlanan babasını savunmak durumunda kalmasını anlatan ‘Yargıç/The Judge’ bu tür filmlerin güçlü bir örneği.

Adalet kavramı ve Amerikan adalet sistemi üzerine söylenmiş akıllı ve tutarlı sözler eşliğinde ‘Yargıç’ güçlü bir aile, suç ve mahkeme draması olmuş.

Kasaba halkının içinden sıradan insanlardan seçilmiş jüri heyeti ile Amerikan usulü adalet anlayışı, Amerikan tarzı hayat, taşra hayatının monotonluğu ve sönüklüğü, müthiş bir oyuncu kadrosunun desteğiyle iyi işlenmiş.

‘Yargıç’ uyumlu ve yetenekli bir oyuncu kadrosunun, vasat bir yönetmene bile, iyi bir film yaptıracağının örneği. Zira ‘Şanghay Şövalyeleri’, ‘Davetsiz Çapkınlar’, ‘Hayat Sana Güzel’, ‘Noel Baba’ gibi komedi ağırlıklı, hafif ve iddiasız filmlerinden tanıdığımız yönetmen David Dobkin (45) ‘Yargıç’ ile kariyerinin ilk başarısına imza atıyor.

Filmin bir baba-oğul ilişkisine bakış açısı, mahkeme sahnelerindeki gerilimli atmosfer ‘Yargıç’ın artıları arasında. Baba-oğul rollerinde, Hollywood’un eski tüfeklerinden Robert Duvall ile ‘Iron Man’, ‘Sherlock Holmes’ gibi sıradan avantür filmlerine ara verip, uzun zamandır ilk kez ağırbaşlı bir filmde rol alan Robert Downey Jr. karşılıklı döktürüyorlar.

Konuya gelince… Ohio’nun bir taşra kasabasında 20 yıldır saygın bir yargıçlık kariyerine sahip babası Joseph (Robert Duvall) ile gençliğinde hep sürtüşmüş ve çareyi büyük şehirde şansını aramakta bulmuş Hank (Robert Downey Jr.) geride bıraktığı iki kardeşi ve sevgilisi Samantha (Vera Farmiga) ile ilişkisini kesmiştir.

Doğup büyüdüğü topraklarda her şey bıraktığı gibidir. Parlak bir sporcu olan ağabeyi Frank (Vincent D’Onorfio) sakatlanıp sporu bırakınca şişman, hantal bir adama dönüşmüştür. Zihinsel engelli kardeşi Dale ise tek hobisi olan kamerasıyla aile filmleri çekerek vaktini geçirmektedir.

İlk göz ağrısı, sarışın güzel Samantha, sahibi olduğu barda seksapelli kızıyla ömür tüketmektedir. 20 yaşına gelen bu güzel kızının babasının Hank olma olasılığı yüksektir.

AMERİKAN TAŞRASINDA HAYAT

Yargıç babasının, arabasıyla bir adamı ezerek öldürmesi ile suçlanarak tutuklanması, yargıcın tuttuğu taşra avukatının beceriksizliği yüzünden mahkûm olacağının belli olmasıyla Hank, kendisine hala kızgın olan babasının kendisini savunması için izin koparır.

Maktulun avukatı Dickham’ın (Billy Bob Thornton) delillerini çürütmek, babasının kendisinden sakladığı bazı gerçeklere ulaşmak, Hank için kolay olmayacaktır.

Hank’in doğduğu topraklardan kopup arkasından köprüleri yıkıp atmasıyla, baba-oğul arasındaki hesaplaşma yirmi yıldır buzdolabına konmuş gibidir.

Bu aile için hesaplaşmaya, ailenin iki büyük kardeşi arasındaki zamana terk edilmiş ihtilaflar da vardır. Yargıç babanın aleyhine olan kuvvetli deliller yüzünden mahkûmiyetin kaçınılmaz olduğunun bilincine rağmen, nefret ettiği avukat oğlunun kendisini savunmasını reddetmesi, senaryoda inandırıcı gerekçelerle işlenmiş.

Bunlardan biri yargıç Joseph’in, sadece karısından gizlemediği kanseriyle ilgili gizlice kemoterapi seanslarına gittiğidir.

Baba ile oğlunun gecikmiş duygusal hesaplaşması, insan ruhunun karanlık labirentlerindeki duygularla senaryoya başarılı bir şekilde yansımış.

‘Taşrada Zaman’ çerçevesindeki bu içten ve hüzünlü film, aralarında soğuk rüzgârlar esen müthiş bir baba-oğul öyküsüyle, “babalar ve oğullar ‘Yargıç’ı muhakkak izlemeli” dedirtiyor.

İyi oyunculuk performansları ile(şişmanlayınca tanımakta zorlandığımız) Vincent D’Onorfio ağabey Glen rolünde, taşrada kalmış sevgili rolünde güzel gözlü Vera Famiglia, maktulu savunan işbilir taşra avukatı rolünde Billy Bob Thornton müthiş oynuyorlar. Cinayet davasının babacan yargıcı Warren’i Beyaz Gölge’nin Koç Reeves’i Ken Howard canlandırıyor.

 

KARA FİLM BAŞYAPITI

David Fİncher’in sevdiğim bir yönetmen olduğu söylenemez. İlk çıkışını yaptığı, büyük övgü alan ‘Seven’ (1995), arkasından gelen kült film mertebesine ulaşan ‘Dövüş Kulübü’ (1999) gibi kendinden çok söz ettiren iki filmi beğenmediğime sinefil arkadaşlarım anlam veremedi.

David Fincher’in üç Oscar ödüllü ‘Sosyal Ağ/The Social Network’ ve ‘Zodiac’ polisiyesinden ise nefret ettim. ‘The Game/Oyun’ ve ‘Panik Odası’ gibi orta karar bulduğum filmlerinden sonra ‘Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi’ Fincher’ın tad aldığım ilk filmi oldu. Ameliyatım sonrasında sinemaya gidemediğim bir dönemde vizyona giren ve gecikmeli seyrettiğim ‘Kayıp Kız/Gone Girl’ ise David Fincher’a hayran kaldığım film oldu. Kadın yazar Gillian Flynn’ın zekice yazılmış, müthiş sürprizler barındıran kendi romanına dayanarak yazdığı senaryoyu, David Fincher bir kara film başyapıtı olarak sinemaya aktarıyor. Gerilim atmosferi yaratmadaki becerisiyle, geriye dönüşlerle izleyiciyi hep ters köşeye yatıran özgün buluşlarıyla, müthiş kurgusuyla, Amerikan usulü bir tutku ve suç filmi izliyoruz.

Genç bir evli çiftin mutsuz bir aile hayatından yola çıkan öyküsüyle film, insanoğlunun karanlık yönlerine projektör tutuyor.

Dışarıdan mutlu bir çift olarak görülen, ancak evlilikleri çatırdayan Nick-Amy ilişkisi, evliliklerin beşinci yıldönümünde, Amy’nin ortadan kaybolmasıyla bir felaket yaşar. Polisin el koyduğu olay, bilhassa görsel medya vasıtasıyla cinayet ihtimali ile ülke gündemini günlerce meşgul eder.

Genç bir kızla gizli bir ilişkisi olduğunu öğrendiğimiz Nick, şüpheleri üzerine çeken kayıtsız davranışlarıyla, meseleleri köpürten medyanın kışkırtması ile ‘olağan şüpheli’ durumuna düşer.

Adı ‘sinemanın karanlık efendisi’ne çıkan David Fincher cinayet şüphelisi Nick’in olayların lehine gelişmesinden sonra, aynı medya tarafından nasıl bir kahraman ve idol mertebesine yükseltildiğini gösterir. Reyting uğruna riyakârlık yapmaktan çekinmeyen, manipülasyonlara pek meraklı olan medya kuruluşlarının ilkesizliğine ayna tutan film ilginç toplumsal eleştiriler getiriyor.

Başta karısı ortadan kaybolan bir mazlum, sonraları nefret öğesi bir cinayet zanlısı, finalde bir kahraman, bir idol olarak gösterilen Nick, bizlere medyanın nasıl uçlarda dolaşmaktan hoşlandığını kanıtlıyor.

Film, TV reality programlarının ünlü iki kadınının üzerinden TV-toplum ilişkileri üstüne ilginç şeyler söylüyor.

Günümüz Amerikan toplumunun başarılı bir portresini çizen, entrikası sağlam temeller üzerine kurulmuş bu film, 2,5 saatlik süresine rağmen hiç sarkmıyor, izleyicisini avucunun içine almayı başarıyor. Bir partide tanışan, entelektüel düzeyi yüksek sohbetlerinin ardından soluğu yatakta alan, hızlı seksten sonra evlilik kararı alan kadın yazar Amy (Rosamund Pike) ile Missouri’li yazar adayı Nick (Ben Affleck) aralarındaki toplumsal ve sınıfsal uçuruma rağmen, başlarda mutlu bir çift olmayı başarırlar. Yarattığı ‘Amazing Amy’ adlı çizgi romanlar serisiyle özellikle kadınlar nezdinde büyük ün yapan Amy, kişiliğinde büyük değişiklikler yaşayarak baş döndürücü bir ‘femme fatale’e dönüşür. İngiliz kökenli aktris Rosemund Pike bu roldeki olağanüstü performansıyla bu yılki Oscarların En İyi Aktris dalında bir adaylık kapacağını sanıyorum. Yüzündeki aptal, şaşkın ve kayıtsız ifadeye rağmen, çevirdiği dolaplarla filmde erkek düşmanlığının sembolü haline gelen Ben Affleck usta oyunculuğunu gösterip, müthiş partneri Pike’ın yanında ezilmekten kurtuluyor.

Yan rollerde, Nick’in ikiz kardeşi Margo’da Carrie Coon, kadın polis Boney’da Kim Dickens, Amy’nin gençlik aşkı Desi’de Neil P. Harris hiç aksamıyorlar. Finalini iyi bağlamamasına rağmen, Kayıp Kız’ın David Fincher’in filmografisinde bir kilometre taşı olacağına inanıyorum.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın