Kabile

Kabile

İnsanoğlu dünyaya geldiği zaman hava, su, beslenmek ve barınmak gibi temel ihtiyaçların yanında sevgi ve güven ile de tanışır. Doğar doğmaz bir aile, hatta sülalenin içinde bulur kendini. Kanun, kural ve öğretilerle büyütülen çocuk, bildiklerini kendi filtresinden geçirdikçe sorgulamaya başlar. Kimisi ergenlikte, kimisi orta yaşında kimileri de hiçbir zaman...  Farkındayım, farkındasın, farkında ve farkındalık sözcükleri hepimizin günlük hayatının içinde. Biri kalkıp da sormuyor. Bilmediğini göstermemek adına “Farkındalık dediğin tam olarak nedir?” diye dile getirmiyor. Böyle bir kişi geçenlerde karşıma çıktı ve açıklamasının ne kadar zor olduğunu ‘fark ettim’. Kimse bir başkasını uyandıramıyor. Herkes hazır olduğunda kendi çalar saati devreye girer.

Evimde üç ergen çocuğumla yaşarken, bilmek ve bilmemek konularını da iyice kavrıyorum. Çocuklarım her şeyi bildiğini zannederlerken ben bildiğim bu kadar çok şeye rağmen halen bilgelik, anlayış ve bilgiden uzaktayım. Yine de bükemediğin eli sıkacaksın. Her defasında tartışma yaratmamak adına haklısın, doğrudur, sen daha iyi biliyorsun diyerek satır aralarına kendi doğrularımı sıkıştırmaya çalışıyorum. Kimi zaman işitip dinlemiyor, kimi zaman da duymazdan gelmek işlerine geliyor. Bir dönemdir elbet, geçecek. Her şey gibi bu da geçer nasılsa...

Allahın izniyle yeni romanım ‘Kabile’ piyasaya çıktı. Yorgun olduğum, kendimi aştığım anlarda, bilinçdışı devreye girdiğinde, ilham kaynağım güçleniyor. Çoğu zaman yazdıklarımı okuyup, ne demeye çalıştığıma anlam yüklemek için çaba sarf ediyorum. “Bunları ben yazmış olamam,” hissini de ayrıca yaşıyorum. Yazarken öğreniyorum.

Neden yazdığımı soranlara, “Çocuklar ve gençler öğrensin diye” cevabını veriyorum. Kaçamak yanıt sanıyorlar ancak işin gerçeği bu. Her gün yepyeni kitaplardan ve insanlardan öğrendiklerimi onlara aktarmamın bir başka yolu yok. Kendi çocuklarım ya müsait değiller ya da açık olmuyorlar. Belki de hayatı kendileri deneyimleyip şahsi çıkarımlar yapmak istiyorlar. Buna diyeceğim yok, ancak benim de bildiğimi sandıklarımı onlara iletmek görevim var. Belki bugün belki de yarın. Kim bilir? ‘İlahi Düzen’le savaşmanın hiçbir getirisi olmadığına kanaat getirdim. Hayatı doya doya yaşamanın yolu, olan bitenleri akışına bırakmak çünkü kuralları bildirilmiş olan oyunun kendisi gizemini halen sürdürüyor. Gözü açmakla başlayan, kapamakla bitecek olan süreç içinde herkes farklı olayları deneyimleyip değişik yorum ve yargılara varacak. Böyle geldi böyle gidecek... Bilgi ve bilinç seviyesi yükselen kişiler kimi zaman bir kukladan öte olmadıklarını düşünecek, kimi zamansa bu dünyayı tamir etmek üzere geldiklerini ve bunun için ne yapmaları gerektiğini bulmakla ömürlerini geçirecekler.

Son yıllarda özellikle davranış, fikir ve hislerimi mercek altına aldığımda neyi neden yaptığımı anladıkça bazı tespitlere ulaştım. Kalabalıkları seven, parti ortamlarında çok görülen insanların yalnız kalmayı sevmediklerine şahit oldum. İşin aslı; yalnız kalmaktan korktuklarını anladım. Ancak korku yalnızlıktan değil yalnız kalınca akla giren kötü fikirlerden ötürüymüş sonucuna vardım. Meşhur, popüler ya da alkış toplayan insanlar bunları dışarıdan beklerken aslında kendi kuyularını kazıyorlar. Farkında değiller... Beklenti olduğu müddetçe hele dışarıdan gelmesi düşünüldükçe bağ, bağlılık ve bağımlıktan ötürü acı çekip hüsrana uğramak için kendilerine mezar hazırlıyorlar. Alkış kesildiğinde neler yaşayacakları örnek olarak epeyce mevcut, görmezden gelmek işin kolayı sadece. Korkunun farkındalığı onu kabullenmektir yenmek değil. Bunun vakti şimdi değilse ne zamandır?

Kendini anlamayan biri başkasını nasıl anlar? Bu imkânsızlık örneğidir. Kim beni benden iyi tanır? Kendini okuyamayan kişi de başkasını okuyamaz. Ben kimin? Gerçekten arzu ve isteklerim nelerdir? Hangi şeyi yapmak için dünyaya geldim? Bu üç soruya cevapları arayanlar ordusuna ben de katıldım. Cevaplarıma ulaştım ancak herkes kendi yanıtlarını arayıp bulmalı. Bunun için farkındalık yolculuğuna çıkmak gerekiyor. Kabile adlı yeni romanımda bu yolu kendi açımdan gösterip okuyucuya kapıları araladım. İçeri girmek isteyen girecek, istemeyen yeni kitaplarda kısa yoldan sırlara ulaşmayı bekleyecek. Daha kaç tane kişisel gelişim kitabı okuyacak, değişim seminerine gideceksiniz? Halen yorulmadınız mı? Sıkılmadınız mı? Anahtar sizin cebinizde sadece elinizi uzatıp almanız lazım. Hayat anlaşılmıyor mu?

Bazen karmaşık sorulara daha da karışık cevaplar beklerken basit cevap işi görür ancak insan tatmin olmaz. Sadelik insanın doğasına uymaz. Her şey karışık ve karmaşık oldukça aklı yormak sanki hayatın anlam ve amacını kolaylaştıracak. Böyle yürümüyor işler... Suçsuz yere hapse giren birinin suçsuzluğu ispat edildiğinde serbest kaldığında ilk başta ne yapacağını bilemez. Ona kalsa hapiste yatmak en kolayıdır. Çünkü alışmıştır...  Bulunduğu yer her ne kadar cazip bir yer değilse de orada olmak hayatının bir parçası haline gelmiştir. Seneler önce ‘March of the Living’ yürüyüşüne gittiğimde Miriam Akavia ile tanıştım. Hayatımın değişeceğini o günlerde elbette bilemezdim. Kız kardeşi ve annesi ile Auschwitz kampında senelerce kalmış biriydi. Savaş bittiğinde, serbest olduğunu anlaması epeyce zaman almıştı. “Günlerce kampın içinde çimenlerde oturup bekledik” demişti. Gidecek yerleri yoktu; kimse onları istemiyordu. Aklıma ilk gelen bu kadar insanlık dışı olaya şahit olduktan sonra kapılar açılır açılmaz kendilerini dışarı atacaklarıydı. Ancak öyle olmadı. Sürekli “Anlayamazsın!” demesine ancak bugün anlam yükleyebiliyorum. Sürünün içindeyken kabilenin bir parçasıysan olan biteni kabul etmek bazen işin en kolay yanıdır. Fakat alışmak hayatın kontrolünü bir başkasının eline bırakmaktır. ‘İlahi Düzen’i kabullenmek değildir. Hayatın akışına teslim olmak, hayatını bir başka kişinin eline vermek veya pes etmek değildir.

Hepimiz ister kabul edelim ister etmeyelim bir aile, sülale, arkadaş gurubu, hobi veya lobilerin parçasıyız. Her biri kendi kanun ve kurallarıyla bizleri idare etmeye, kontrol altına almaya çalışıyor. Elbette kanunsuz kuralsız, kaos veya isyan hali olurdu. Fakat sorgulamadan kabullenmenin faydası nedir acaba? Bizler dayatılan doğrularla, kendimizin değil, bir başkasının hayatını yaşamıyor muyuz? Bana bahşedilen hayatı ben yaşamakla yükümlü değil miyim? Ben ben olamayacaksam kim olacağım? Bu soruya en doğru cevabı ben verebilirim...

Sürü veya kabile, adı her neyse içinde bulunduğumuz ortamı sorgulamak hayatımıza anlam katmaktır. Olayları sadece kabullenmek aklın alacağı bir yol değildir. Olan bitenin sebeplerine eğilip anlamını bulmaksa bir şeyi yalın olarak kabullenmekten öte, ne olduğunu bilmektir. Kişisel değişim her zaman önemlidir. Ancak her değişim gelişim olmayabilir. Uyanık olmak, zamanın farkındalığı ve sorgulamak, hayata bir nebze daha fazla anlam yüklemek için elimizde olan anahtarlardır.

En iyisi sen sen ol; sürüden olma. ‘Kabile’ romanı kitapçılarda...

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın