Mutluluğun formülü

Mutluluğun formülünü bulmayı kim istemez? Sakın bana “Bir sen, bir ben, bir de bebek” demeyin lütfen. Bu sayıda okuduğum bir kitaptan öğrendiklerimi sizinle paylaşacak ve anlamlı ve doyurucu bir hayat yaşamak için hangi kaynaktan yardım alacağımız konusunu işleyeceğim. İlgilenenler için, kitabın adı ´The Y Factor´, yazarı ise Rabbi Pinchas Winston

Mutluluğun formülü

Yaşadığımız şu dünyada yedi milyar insan var, sevgili okurlar. Her biri kendi geçmiş, altyapı ve tarihine sahip, yüzü aşkın ülkeye dağılmış milyarlarca kişi... Çoğu farklı inanç gruplarına mensup. Ancak gelin görün ki, tüm farklılıklara karşın herkesin amacı aynı: Mutlu olmak. İnsanları birbirinden farklı kılan, mutluluğa ulaşmak için seçtiği yollar. Bunu basit bir matematik formülü ile ifade edecek olursak:

İnsan + “Y” = Mutluluk

İnsanı ve mutluluğu anladık da, “Y” ne oluyor diye soracak olursanız, “Y”, kişinin hayatta mutlu olmak için seçtiği yönü ifade ediyor. Yukarıdaki denklemde değişken olan tek unsur, “Y” oluyor. Yoksa hepimiz insanoğluyuz ve hepimiz mutluluğun peşindeyiz.

Tek değişkenli bir denklemde, değişkeni hesaplamak aslında kolaydır. Örneğin eğer 2 + Y = 7 ise, “Y” herkes için ve her zaman 5 olacaktır... İster Amerikalı olun, ister Türk ya da Japon. Ama mesele şu ki, bizim formülümüzde “Y” her kişi için aynı değil. Tarih boyunca dünyanın istisnasız her yerinde meydana gelen anlaşmazlıklar bunu yeterince göstermiyor mu? Demek ki, hayat denklemi birden fazla değişken içeriyor. Ve mutluluğun tanımı belki de evrensel değil.

Mutluluğun gerçek tanımı nedir peki? Eğer tanım konusunda mutabık kalmazsak, mutluluğa tam manasıyla hiç ulaşmayabiliriz. Mutluluk, çoğu kişi için, duyulan haz miktarının acı miktarını aştığı zaman içine girilen durumdur. Aslında mutluluğun kendisi bir durum değil, olumlu bir duyudur. Muhteşem bir gün batışı, güzel bir müzik, tatlı bir koku, leziz bir yiyecek, bunların hepsi haz veren şeylerdir. Ve bu hazzı artıran ek unsurlar vardır. Sevgili ile seyredilen gün batışı, özel bir günde yenen yemek gibi...   

Bu noktada kuramsal bir soru ile karşı karşıya kalıyoruz: Fiziksel haz bu hayatın amacı mı, yoksa çok güzel bir yan ürünü müdür? Kişinin bu farkı nasıl algıladığı, hayata yaklaşımını derinden etkileyecektir. Eğer bir insan bilinçli bir şekilde ya da bilinçaltında hayatın amacının fiziksel haz olduğuna inanıyorsa, bunu azaltacak, geciktirecek ya da erişmeyi zorlaştıracak her neden, yıkıcıdır. 

Genellikle bütün enerjimizi, hayatımızın amacına ulaşmak için kullanır, yolumuza çıkan engelleri ortadan kaldırmaya ya da aşmaya çalışırız. Batı düşünce tarzı ve kültürü, hayat denklemi bileşenlerini aşağıdaki şekilde tanımlar:

İnsan = Gelişigüzel evrimleşmiş et kütlesi, aklı var ama ilahi hiçbir yönü mevcut değil

Y = Sürekli ve olumlu fiziksel uyarı

Mutluluk = Fiziksel coşku ya da acı çekmeme durumu

İnsan bir şeyi amaç edindikten sonra ona ulaşmak için neredeyse her şeyi yapar. Hedefe ulaşmayı garantileyecekse, aşağılanmayı bile göze alır. Ödün vermek kaçınılmaz olduğuna göre, bir hedefi değerlendirirken sorulacak soru şudur: “Hangi konuda ödün vermek?” Batı kültürünün yanıtı, “Tinsel değerlerden ödün verme” şeklinde olacaktır. Ne de olsa bunun bu dünyadaki maliyeti sıfır gibi görünür.  

Öte yandan eğer fiziksel haz hayatın asıl amacı değil de sadece bir yan ürünü ise, o zaman bu hazdan ödün vermek kolay olsa gerek. Tora’nın görüşü budur. Aman yanlış anlaşılmasın! Anlatısına Gan Eden, yani cennette yaşam ile başlayan Tora’nın Batı kültürü ile mutabık olmadığı husus, en büyük hazzın ve gerçek mutluluğun tanımı konusundadır. Yoksa Tora da, tıpkı Batı dünyası gibi fiziksel haz ve mutluluktan yanadır.  

Ataların Öğretileri (Pirke Avot 5:22), “Ödül, çaba ile orantılıdır” der. Eğer ödül bir çabanın sonucunda gelecekse, demek ki hayatın amacı “çaba” sarf etmek olmalıdır. Bir işi başarabilmek için ne kadar çok çaba sarf edersek, sonuçtan ötürü alacağımız haz da o kadar büyük olacaktır. Ancak mesele şu ki, fiziksel hazlar için harcanacak çabanın sonu gelmez; çünkü fiziksel haz isteği bitmek bilmez... Ve sonunda “Bütün bu uğraşının manası ne?” diye sorar, hayata bunun için geldiğimizi düşünebiliriz.

Fiziksel hazlar peşinde koşan insanlar çoğu kez önemli olma, önemli işler yapma beklentisi içine girer. Bunu başaramadıklarında çektikleri acı o kadar büyük olur ki, kendilerini eğlence dünyasının teselli edici kollarına atarlar.

İnsanoğlunun yaptığı en önemli şey nedir? Yaratmak. Bir şey meydana getirdiğimiz zaman kendimizi daha iyi ve daha gerçek hissederiz. Peki, yaratabileceğimiz en önemli şey nedir? Tabii ki kendimiz... İnsana, potansiyelini sonuna kadar kullanmak kadar haz veren başka bir şey yoktur; bunun farkına varınca, daha az maddiyattan daha büyük haz alır duruma gelir çünkü kişisel gelişim, insanın sahip olduklarından çok, sahip olduklarıyla başarabildikleri konusuyla ilgilenir. Hayatta anlık heyecan ve hazlar elbet olacak ama kişinin gelişiminde oynadıkları rol pek önemsiz kalacak. Bu durumda mutlu bir yaşamın formülü nasıl olmalı?

İnsan = Tinsel başarılar sayesinde önemli olabilme potansiyeli

“Y” = Kişinin kendi potansiyelinin farkındalığını artıran bir sistem ve bunu gerçeğe dönüştürme fırsatı

Mutluluk = Kişisel potansiyeli hayata geçirmek ve kendini yaratmak

O halde gerçek mutluluk nedir? Formüle göre, kişi kendi potansiyelini gerçeğe dönüştürürken içine girdiği durumdur. Eğer “insan” faktörünün değişken olmayan ve iyi bilinen bir değer olduğunu varsayarsak, hayat denklemini çözmek de kolay olacaktır. Ancak ne var ki, böyle bir varsayımda bulunamayız.

Örneğin, ikiye bölünen bir hücrenin, neden doğdukları hücrenin tıpatıp benzeri iki hücre meydana getirdiğini daha anlamış değiliz. Evrenin tamamında ikiye bölünen bir şeyden iki yarım ortaya çıkar; iki tam değil. İnsan yaşamı bu mucizeye dayanır. 

Ancak insanı çevreleyen en büyük gizemin, fiziksel varoluşla pek ilgisi yoktur. Günümüzde bile insanlık bilincinin ne olduğu konusunda aynı fikirde olan pek az kişi vardır. Dindarlar için insan olma bilinci, Bereşit 2:7 dizesinde belirtildiği gibi, Tanrı’nın Adam’ın burun deliklerine üflediği ruhun bir sonucudur. Dindar olmayanlar içinse, ruh değil, “ne ise nedir”.

Neden ruh değildir peki? Çünkü ruh gözle görülmez ve zihin, gözün görmediğine inanmakta zorlanır. Yine de bu tartışma, insanın fiziksel olmayan “diğer yönü” konusunda ‘uzmanlar’ arasında yaşanan ve fikir birliğine varılamayan diğer tartışma kadar can alıcı değildir.

 

Demek oluyor ki, yaşam denkleminde ‘insan’faktörü de değişken, bu da denklemi çözümsüz kılıyor. Dünyada insan tanımı değiştikçe, “Y” faktörü de değişecek.

Herkes potansiyelini hayata geçirmeyi ve mutlu olmayı umuyor. İyi de, bu potansiyel nedir? Bu husus, insanı anlamaya ve insan hakkındaki bilginin geldiği kaynağa dayanacaktır. 

A.B.D’nin kurucu atalarının insan kavramı, Amerikan Anayasası’nın yazılmasına; Marksistlerin insan kavramı, komünist bir toplumun oluşturulmasına yol açtı. Hitler’in insanın doğa kanunlarına tabi olduğu inancı, tüm Yahudileri yok etme yönünde dayanılmaz bir istek duymasına neden oldu.

İnsanlığın en büyük mücadelesi belki de kendini anlama yolunda verdiği mücadeledir. Eski Yunanlar, bakış açıları gereği potansiyellerini hayata geçirebilmek için Helenizm’i uydurdu. Romalılar farklı düşündü, teknokrat ve fatih olmayı seçti. Derken dinler ortaya çıktı, tanımlar değişti ve insanlığın kaderine ulaşmasına ‘yardım’ edecek öğretiler doğdu. Sonuç ne yazık ki tam tersi oldu ve pek çok yıkım yaşandı.

Binlerce yıllık tarih boyunca insan tanımı hâlâ değişikliğe uğruyor; özellikle teknoloji ilerledikçe ve insan, deneyim kazandıkça... Ne var ki, kesin bir tanım bulmak için uğraştıkça, tanım bizimle âdeta saklambaç oynuyor. Hâlbuki elimizde öyle bir tanım olsa, mutlak “Y” faktörünü keşfetmek kolaylaşacak ve muhtemelen insanlık için barış yolu açılacaktı. Ya da saygın bir kaynaktan elde edilmiş bir tanıma sahip olduğunu iddia eden bir kaynak olsaydı, hiç değilse nereden başlamamız gerektiğini bilecektik!

En azından anlamlı, mümkünse de doyurucu bir hayat yaşamak isteyen kişiler için Tora çok önemli bir iddiada bulunuyor ve insanlığın ne olduğunu son derece net bir şekilde açıkladığını ileri sürüyor. Bu iddia, insanın doğası hakkında kuşkuları olan modern çağın tıbbi görüşleriyle tamamıyla ayrı uçlarda yer alıyor. Peki, Tora’yı savunanlar biraz saf mı acaba?  

Ancak Tora ilkinden çok daha cüretli bir iddia daha ortaya atıyor: İnsanlığın doğasını anladığını savunmakla kalmıyor, bilgi kaynağının Tanrı’nın Kendisi olduğunu da ileri sürüyor. Yaratılmışı, Yaratan’ın Kendisi’nden daha iyi kim bilebilir? 

 İkinci iddia öylesine inanılmaz ki, insanların çoğu duymazdan geliyor. Bilimin, Tanrı’nın varolmadığı yanılsamasını yarattığı bir çağda, Tanrı tarafından yazdırılmış bir kitap fikrini ciddiye almaları mümkün değil.

Mantıklı konuşmak gerekirse, birilerinin bu iddiayı, hiç değilse Tora’yı derinlemesine bir şekilde inceleyecek kadar ciddiye alması gerekiyor. Eğer Tora’nın ileri sürdükleri doğru ise, o zaman Tora’nın, kişinin yaşamını kat be kat iyileştirme potansiyeli var demektir. İddia, insanları Tora’yı enine boyuna araştırmaya teşvik edecek niteliktedir.

Tora bu konuda tam olarak ne diyor peki? Üzgünüm ama Tora’nın sözleri gelecek aya kaldı, sevgili okurlar.

Anlamlı ve doyurucu bir yaşam dileği ile, esen kalın.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın