Sonbaharda Filmekimi

Aralarında usta yönetmenlerin son filmlerinin de bulunduğu, çoğu ödüllü kırka yakın film, Filmekimi kapsamında İstanbullu sinemaseverlerle buluşuyor.

Festivalin muhakkak izlenmesi gereken filmi, Altın Palmiye’li ‘Mavi En Sıcak Renktir’ başyapıtı 

Sonbaharın sinema şöleni Filmekimi 26 Eylül ile 6 Ekim tarihleri arasında yapılacak.

Aralarında usta yönetmenlerin son filmlerinin de bulunduğu, çoğu ödüllü 40’a yakın film ile sinemaseverlerin karşısına çıkacak Filmekimi’ni, Nişantaşı civarında oturanlar City’s’teki Citylife salonunda izleyebilecekler. Beyoğlu’na gitmeyi tercih edenlerin adresi ise Atlas ve Beyoğlu salonları.

Program filmlerinin üçte birini evvelce izlediğimden, bilet satışlarının devam ettiği bugünlerde, okurlarıma bu tanıtıcı yazıyla seslenmek istedim.

Programda 8-10 çok iyi film var. Uzak durulması gereken filmlerin sayısı ise 5-6.

Günlerdir sokakta karşılaştığım sinemasever dostlarım, merhabadan önce “Filmekimi tüyoları” istiyorlar. “Neleri izlemeli, kazık yemekten nasıl uzak durmalı?” sorularına cevap teşkil edecek bu yazının, Filmekimi’ni izlemeye hazırlanan okurlarımın yapacakları seçkide yardımcı olacağını umuyorum.

Muhakkak izlenmesi gereken filmlerin başında, bu yıl Cannes’dan Altın Palmiye ile ayrılan ‘Mavi En Sıcak Renktir / La Vie d’Adéle’ var.

Filmekimi’nin diğer ağır topları arasında, bu yıl Berlin’de Gümüş Ayı kazanan Şili filmi ‘Gloria’, İranlı Ashghar Farhadi’nin ‘Geçmiş / Le Passé’, François Ozon’un ‘Genç ve Güzel / Jeune et Jolie’, İsrailli Ari Folman’ın ‘Son Şans / The Congress’i var.

Katiyetle uzak durulması gereken filmlerin başında, Coen Kardeşler’in büyük düş kırıklığı yaratan ‘Sen Şarkılarını Söyle / Inside Llewyn Dawis’i var.

Jim  Jarmush’un ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır / Only Lovers Left Alive’ı, Takashi Miike’nin ‘Katil Avı / Shield of Straw’ı, Meksika’dan gelme ‘Heli’ ile Fransız remake’i ‘Adalet İçin / Michael Kohlhaas’, Cannes’da bu yıl yarışma programında yer alan en kötü filmlerdi.

GERÇEKLER ACITIR

Aile içi gerginlikleri, duyguları, insani ilişkileri işlemedeki ustalığına ‘Bir Ayrılık / A Separation’da hayran kaldığımız İranlı Asghar Farhadi, ‘Geçmiş / Le Passe’de kaldığı yerden devam ediyor. Yönetmen, ülkesi dışında yaptığı bu ilk film, Fransız Marie ile evli İranlı Ahmad’ın Tahran’da dört yıl kaldıktan sonra, karısının boşanma talebi üzerine Paris’e dönmesiyle başlıyor.

Marie’nin, karısı intihar teşebbüsünden sonra koma halinde yaşayan Samir’le birliktelikleri, Brüksel’de yaşayan ilk kocasından olma 17 yaşındaki kızının olup bitene tepkili olması, boşanmayı gerçekleştiren çift için yeni sorunlar yaratacaktır. Olaylar geliştikçe yeni sırlar ortaya çıkar. Farhadi “gerçek nerede” sorusuna cevap arayan, duygusal gerilimli, sürükleyici ve çetrefilli bir aşk dramına imzasını atmış.

Oscar rekortmeni ‘Artist’in kadın oyuncusu Bénérice Bejo ‘Geçmiş’teki kompozisyonuyla Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nün sahibi oldu.

Fransız sinemasının gözde auteur yönetmeni François Ozon, ‘Genç ve Güzel / Jeune et Jolie’yi ‘4 mevsim ve 4 şarkıyla 17 yaşındaki bir kızın çağdaş portresi’ olarak tanımlıyor. Luis Bunnel’in (Catherine Deneuve’lü) klasiği ‘Gündüz Güzeli / Belle de Jour’dan 46 yıl sonra, keyfi için fahişelik yapan bir genç kızın cinsellikle imtihanını anlatan film, ailesinin tüm taleplerini karşıladığı, paraya ihtiyacı olmayan, sebepsiz yere fahişeliğe yönelen güzel bir kızın üzerinden burjuvaziyi eleştiriyor.

Beden, ergenlik, aile, cinsellik kavramlarını tartışmaya açan filmde, geçen her mevsime bir Françoise Hardy şarkısı eşlik ediyor. Eski manken Marine Vatch’a bayılacaksınız.

FESTİVALİN AĞIR TOPLARI

Berlin’de bu yıl Paulina Garcia’ya En İyi Kadın Oyuncu Gümüş Ayı Ödülü’nü kazandıran Şili filmi ‘Gloria’, 58 yaşında, boşanmış, yalnız bir kadın yine de hayattan zevk almaya bakıyorsa terslik bunun neresinde? Sorusuna cevap arıyor. Filmin yönetmeni Sebastian Lelio’yu, nisan ayında İstanbul Filmi Festivali’nde Altın Lale Uluslararası Yarışması jüri üyeliğinden tanıyoruz.

Oscar adayı ‘Beşirle Vals’ filminin İsrailli yönetmeni Ari Folman son canlandırma filmi ‘Son Şans / The Congress’ bu yıl Cannes’da Yönetmenlerin On beş Günü bölümünün açılışını yaptı. Filmin başrolündeki, kendini oynayan Robin Wright’a Harvey Kaitel, Paul Giamatti ve Danny Huston gibi ünlü oyuncular eşlik ediyor.

Cannes’da bu yıl, üçüncülük ödülü olan Jüri Ödülü’nü kazanan Hirokazu Kore-Eda’nın ‘Benim Babam, Benim Oğlum’u doğum sonrası karışan iki bebeğin dramatik hayatını anlatıyor. Çağdaş Japonya’dan başarılı bir tablo çizen film hayatta kan bağının değil, kurulan ilişkilerin önemli olduğunu, baba-oğul ilişkileri fonunda, samimi, gerçekçi bir tonda anlatıyor.

Jia Zhangke’ye bu yıl Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü’nü kazandıran ‘Günahın Dokunuşu’, paranın hükmettiği, şiddetin körüklediği, yalnızlığın diz boyu yaşandığı Çin’in gerçek yüzüne ayna tutuyor. Yasaklı yönetmen, Çin toplumunun ülkenin tırmanan ekonomik yükseliş temposuna ayak uyduramamanın sıkıntısını yaşadığını gözler önüne seriyor.

Fransız sinemasının önde gelen kadın yönetmeni Claire Denis ‘Pislikler / Les Salands’da, insanı hipnotize eden, derin, karanlık, kendi içinde dönüp duran bir intikam hikâyeyi anlatıyor.

Vincent Lindon, Chiara Mastroianni, Michel Subor’un başrollerini paylaştığı film Akira Kurosawa’nın ‘Kötüler Rahat Uyur’ başyapıtından yola çıkıyor.

İlk gösterimini bu yıl Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yapan filmin başında, yük gemisi kaptanı Marco, kızkardeşi Sandra tarafından acilen Paris’e çağırılır: Kocası intihar etmiş, işleri bozulmuş, kızı kötü durumdadır. Kızkardeşinin kurduğu kumpaslardan haberi olmayan Marco gizemli ilişki yumağını çözmek durumunda kalacaktır. 

‘ADÉLE’ HAKKINDA HERŞEY

Cannes’de herkesin favorisi, Abdellatif Kechiche’in, ‘La Vie d’Adéle’i beklendiği gibi Altın Palmiye’nin sahibi oldu. Bu film son yıllarda izlediğim en güzel aşk filmi. 2 sevgilinin lezbiyen olması durumu değiştirmiyor.

Steven Spielberg başkanlığındaki Cannes Jürisinin tercihine hiç itiraz eden çıkmadı. Cinselliğe çekincesiz yaklaşımı ve gerçekçiliğiyle sansür ve sanat tartışmalarına yol açan film, biri henüz lise öğrencisi diğeri ise mavi saçlı bir sanatçı olan 2 genç kızın yıllara yayılan birliktelikleri üzerine yaşam ve aşkı sorguluyor.

Tıpkı geçen yılın Altın Palmiye galibi, Michael Haneke’nin ‘Aşk / Amour’unda, ödülde Emmanuelle Riva ve Jean-Lous Trintignaut’un katkılarının altı çizildiği gibi, bu yıl da Steven Spielberg, Abdellatif Kechihe kadar, filmin başarısında iki genç kadın oyuncusunun, Adéle Exarchopoulos ile Lea Seydaux’nun katkısının olduğunu önemle hatırlattı.

İki genç kadının tutkulu, ihtiraslı aşklarının öyküsü olan film, Julie Moroh’un 1990’lı yılların çizgi romanı ‘Mavi Sıcak Bir Renktir’inden senaryolaştırılmış.

Orta direk bir ailenin kızı olan lise talebesi Adéle’in hedefi, kısa bir üniversite tahsilinden sonra, ana okul öğretmeni olmaktır. Kendisinden yaşça büyük, sanat tarihi öğrencisi Emma’ya rastlayınca hayatı ve yazgısı değişir.

Adéle, kendisinden çok daha fazla deneyimli, açık fikirli ve özgür ruhlu Emma’nın çekim alanına kendini kaptırır. Ancak Adéle, Emma’nın bir iş ziyaretine gittiği bir gecede hayatının hatasını yapar: Eski flörtlerinden bir erkeğin ısrarlarına dayanamayarak yaptığı kaçamak ona pahalıya patlayacaktır. Durumu öğrenen Emma kendisini evden kovar, hayatından çıkmasını ister. 

Sizin için seçtiğimiz TOP TEN

1- MAVİ EN SICAK RENKTİR – Abdellatif Kechiche

2- GLORİA – Sebastian Lelio 

3- GEÇMİŞ – Asghar Farhadi

4- GENÇ VE GÜZEL – François Ozon

5- SON ŞANS – Ari Folman

6- BENİM BABAM, BENİM OĞLUM – Hirokazu Kore-eda

7- GÜNAHIN DOKUNUŞU – Jia Zhang-ke

8- PİSLİKLER – Claire Denis

9- THE CANYONS – Paul Shrader

10- ATEŞLİ BAKIŞLAR – Michael Winterbottom

 

 

 

HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATAN FİLMLER

9 günlük sinema maratonuna çok film sığdırma peşinde olan sinemaseverlere bir tavsiyem var: Ünlü ve prestijli yönetmenlerin filmlerine gözü kapalı gitmesinler. Örneğin bu yıl Cannes’da izlediğim (ve kariyerlerinin en sönük filmi olduğuna inandığım) Coen Kardeşlerin ‘Sen Şarkılarını Söyle / Inside Llewyn Davis’ adlı filminin Cannes’da kazandığı Büyük Ödül sizleri aldatmasın. Büyük bir can sıkıntısı içinde izlediğim bu siyah-beyaz filmi hatırlamak dahi istemiyorum.

Genç bir folk şarkısının 1961 yılında New York müzik piyasasında tutunma mücadelesini anlatan film, 1950’lerin ‘folk diriliş’nden esinleniyor. Türün hayranı melomanların dışında, film hiç kimseye hitap etmiyor.

Yine Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan Meksika filmi ‘Heli’nin aldığı prestijli ödül sizleri yanıltmasın. Meksika’da uyuşturucu çetelerinin sürdürdüğü şiddet sarmalını beyaz perdeye taşıma iddiasındaki filmin kazandığı ödül Cannes’da çok tartışıldı.

Guanajusto eyaletinin fakir endüstriyel bölgesinde geçen film, 12 yaşındaki Estela’nın, aşık olduğu genç bir polis tarafından kaçırılmasını anlatıyor.

Uyuşturucu baronlarıyla işbirliği içinde olan yozlaşmış polis teşkilatı, Estella, sevgilisi ve 17 yaşındaki ağabeyi Heli’yi kaçırıp, işkenceden geçirir. Meksika’daki faşist yönetimi eleştiren, çok sert şiddet sahneleri içeren film, randevu evine yollanan Estella’nın yazgısını anlatıyor.

Cannes’da ‘Strangers Than Paradise’ ile Altın Kamera, ‘Broken Flowers’ ile Büyük Jüri Ödülü, ‘Coffee and Cigaretttes’ ile kısa metraj Altın Palmiye ödüllerini kazanan Jimm Jarmush’un ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır / Only Lovers Left Alive’ın vampir öyküsünü izlemek bir işkence idi.

Asırlardır birbirlerine aşık olan çiftler, underground müzisyeni Adam, yalnız depresyonda olduğu zaman sevgilisiyle birleşiyor. Aşkları, denetlenemez vahşilikteki kız kardeşi tarafından engelleniyor. Kırılgan çiftimiz çağdaş dünyanın yıkılıp göçmesine tanık olurken ayakta kalabilecekler midir?

Tilda Swinton ve Mia Wasikowska’nın varlığını rağmen, Jim Jarmush’un zırvalıklarına katlanmak işkenceden farksız.

Venedik’te Altın Aslan kazanmış, adı iyiye çıkan bir yönetmen olan Takashi Miike, sonu gelmeyen, bıktırıcı bir kovalamacayı anlatan ’Katil Avı / Shield of Strow’ ile düş kırıklığı yaratıyor.

Araba, uçak, tren, helikopter ve tüm nakil vasıtaları eşliğinde yapılan manyak bir kovalamacayı anlatan, zayıf senaryolu filmi Miike, teknik ustalığının arkasına gizlenerek kurtarmayı deniyor. Sonuç: fiyasko.

Yine Cannes 2013’ün derin düş kırıklığı yaratan filmlerinden, Fransız Arnaud Des Palliéres’in ‘Michael Kohlhaas’ı, ‘Aguirre’, ‘Yedi Samuray’ ve ‘Andrey Rublev’den esinlenen, gayesine ulaşamayan bir film.

Feodal ortaçağ düzeninin hüküm sürdüğü 1500’lerde geçen Michael Kohlhaas efsanesinde, Mads Mikkelson, Bruno Ganz gibi karizmatik oyuncuların harcandıklarını görmek üzücü.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın