Vicdanlarımız tatilde mi?

Rüzgârın yönü, ya da çağın ruhu ülkemizde her geçen gün daha çok ötekileştirme, bizler, sizler yaratma yolunda ilerliyor. Onlar veya biz diye yapılan her açıklamada, bir bireyin hem gezi eylemlerini destekleyebileceği hem de Mısır’da, Suriye’de yaşananlara vicdanının sesi ile “Hayır” diyebileceği olasılığı göz ardı ediliyor. Alışılmış zihniyetleri sarsmanın, dayatılan “yabancı düşmanlığını” yıkmanın tek unsuru vicdanının sesini dinlemekten geliyor.

Vicdanlarımız tatilde mi?

Gelin umutsuzlukla haklı çıkacağımıza, umutta yanılalım! 

Türk Hava Yolları’nın TK618 sefer sayılı Casablanca uçağından İstanbul’a tatile gelen kırk beş kişilik Faslı grubumuz ile Atatürk Havalimanı’ndan yola çıkıyoruz. Gezi olaylarının yarattığı olumsuz etki bir nebze unutulmuş, Ramazan ayı geçmiş ve çoğunluğu balayı çiftlerinden, gençlerden oluşan turistlerimiz tatil için seçtikleri, kendi ülkelerinin yarı nüfusuna sahip dev şehir İstanbul’u otobüsün camından heyecanla gözlemlemekteler. Mikrofonu elime alıp, her zamanki klasik konuşmama başlıyorum. Biraz animasyon, “Merhaba, hoş geldiniz” sözcüklerinin öğretilmesi, hemen ardından biraz genel bilgi ve tabii ki paketlerinde bulunmayan Hürrem Sultan fotoğraflı ekstra turların pazarlanması ile bir bakmışız ki, çoktan Yenikapı civarına varıyoruz. Grup içerisinde bütçesine göre birbirinden farklı otellerde konaklayan aileler var. Aksaray’ın arka sokaklarında üç yıldızlı otelde kalan da, gecenin sonunda Boğaz’daki lüks otelinin kapısından içeri girecek şanslı misafirler de aynı otobüsteler. Şehzadebaşı semtine geldiğimizde sessizlik yerini bir uğultuya bırakıyor. Büyükşehir Belediye binasının önünden geçerken karşı parktan gelen haykırışlar, dev ekranlı video gösterimleri ile bir etkinlik düzenlendiğini fark ediyoruz. Ne olduğunu anlamayan bazı misafirler endişeli gözlerle, ‘Burası Gezi Parkı mı’ diye soruyorlar. Otobüs kaptanından park yönüne devam etmesini rica ediyorum. Mikrofondan, “Halk Mısır’daki gelişmeleri protesto etmek için Fatih parkında toplanmış” anonsunu yapınca arabada alkış kopuyor. Beş yıldızlı otelde kalanlardan biri yanıma yaklaşıp bu arada Gezi olaylarını soruyor. “Merak etme, birazdan oradan da geçeceğiz,” diyerek geçiştiriyorum. Laleli bölgesinden, Taksim’e doğru devam ediyoruz. Dolapdere’den Talimhane oteller bölgesine çıkarken, sıra Gezi Parkı’nı ve yaşananları kısaca anlatmaya geliyor. Deminki coşkulu alkışın yerini meraklı bir sessizlik kaplıyor, hak veriyorlar. Son olarak Boğaz bölgesindeki oteller için Dolmabahçe yönüne devam ediyoruz. Dolmabahçe Sarayı’nın ihtişamı, caddenin her iki tarafında ağaçlıklı yürüme yolları, uzaktan gözüken Boğaz köprüsü, ışıklı minareler turistleri masalsı bir âleme taşıyor. Bu kez Beşiktaş’ı ve Çarşı grubunu anlatıyorum. Bir takımın taraftar grubunun futbol sevsin sevmesin herkesi nasıl birleştirebildiğinin hikâyesini ilgiyle dinliyorlar. Bu insanlar sadece on beş milyonluk dev metropolü görmeye değil, şehirdeki özgürlük ortamının ve İstanbul’un kendi halkı için inşa ettiği yaşam kalitesinin de tadını çıkarmak için gelmişler. İçlerinde akvaryumu soran da var, ertesi gün bir an evvel İstinye Park’ta alışveriş için can atanı da… Gecenin sonunda Kabataş sahilinden bir kez daha İstanbul’a turist gözüyle bakmayı deniyorum. Bir kenti sadece turistler için güzelleştirmenin mümkün olmadığını, öncelikle o şehrin kendi sakinlerinin huzurlu ve özgürce yaşaması için gerekli ortamı sağlamanın gerekliliğini, sonrasında doğal olarak turisti de çekebileceğimizi anlıyorum. Ne üzerine rekonstrüksiyon yapıları layık gördüğümüz Tarlabaşı’nda, ne “bir söyle bin ah işit” Sulukule’de, ne de yeni Taksim’de, bin bir çeşit renkleri ile geçmişi yaşatan İstanbul ruhunu hissedebiliyorum. Yaşadığımız kutuplaşma şehrin her semtinde kendini hissettiriyor. Nasıl ki, Fatih’te nüfus kimliğinde Mois yazarken içimde tedirginlikle gezebiliyorsam, Fatih At Pazarı’nda gezen gencin de Nişantaşı Atiye Sokak’a geldiğinde aynı tedirginlikle dolaşacağını hissediyorum. Eski mahalle yaşamını korumakla övünen birçok semtimiz de bu değişimden nasibini alıyor. Sokaklardaki simitçileri, kestanecileri kaldırsak neredeyse bambaşka hayatları yaşıyoruz. Bu yabancılaşmaya dur diyecek tek unsur ise ‘vicdanlarımız’.  Dünyanın neresinde olursa olsun, haksızlık karşısında feryadımız olan vicdanlarımız… Fatih Parkı’nda Mısır için tekbir getiren kalabalıklar da, Gezi olaylarında kendini Toma önlerine atanlar da vicdanı olan bizim insanlarımız. ‘Nefret söylemi’ almış başını gidiyor. Kimse çuvaldızı kendine batırmıyor. Her iki kutup da “batı taklitçileri zaten bizi sevmez” misali birbirini suçluyor. Ancak yine her iki taraf da “Biz onları sevebiliyor muyuz?” sorusuna cevap verebilmiş değil. Yabancılaşma daha doğduğumuz gün isimlerimizde başlıyor. Çoğu kez adlarımızda bile ya dinimizin ya da bize işlenen ideolojinin sancağını taşıyoruz. Arkasında “Yahudi” ile başlayan her hakaret cümlesi yüzyıllar boyunca huzur içinde yaşadığımız topraklarda eşit haklarda vatandaş olarak yaşama hayalinden bir kez daha bizi soğutuyor. Rüzgârın yönü, ya da çağın ruhu ülkemizde her geçen gün daha çok ötekileştirme, bizler, sizler yaratma yolunda ilerliyor. Onlar veya biz diye yapılan her açıklamada, bir bireyin hem gezi eylemlerini destekleyebileceği hem de Mısır’da, Suriye’de yaşananlara vicdanının sesi ile “Hayır” diyebileceği olasılığı göz ardı ediliyor. Alışılmış zihniyetleri sarsmanın, dayatılan “yabancı düşmanlığını” yıkmanın tek unsuru vicdanının sesini dinlemekten geliyor. İnsanların yaşadıkları toplumla bütünleşmeyi reddetmesinin nedenlerinden biri de içinde yaşadıkları toplumun onları ötekileştirerek bünyesine katmayı becerememesidir. Kimi zaman adları, dinleri, görünümleri, alışanlıkları ya da aidiyetleri yüzünden… Bugün acının var olduğu topraklarda bir zamanlar sayıca oldukça fazla Yahudi cemaatleri yaşardı. Gün gelip yabancı düşmanlığı kendini gösterince, çoğu bu ülkelerden kendilerine ait olanları da bırakıp gittiler. Dinin hem bir sorun hem de bir çözüm olarak görülmesi,”biz onlardan ne kadar nefret ediyorsak onlar da bizden o kadar nefret ediyor” anlayışı ile Batılı ve Müslüman olarak yaratılan iki hasım dünya görüşü, bugünkü ortamın temellerini attı. Toplumun hangi kesiminde olursa olsun, bir kez vicdanlar tatile çıkıp, sağduyu, özgürlük ve barış ortamı dayatılma ile sağlanmaya çalışılırsa çağın ruhu ona er ya da geç bir diğer grubun karşı direnişi ile cevap verir. Yakın coğrafyada bugün yaşananlar da bunun bir göstergesi değil mi zaten? 

Gelin umutsuzlukla haklı çıkacağımıza, umutta yanılalım. Vicdanlarımızın sesine kulak verip, ortak duygularımızda buluşalım. Eylül ayında tekrardan eylemler başlayacak deyip, felaket tellallığı yapacağımıza, hep beraber nasıl daha özgür bir dünya, ortak bir yaşam kuracağımıza kafa yoralım. Tribünlerden başlayarak birbirimizin sesini susturmadan Çarşı’nın gezi olaylarındaki sağduyusuna, Mısır’da, Suriye’de yaşayanların acısını da aynı vicdanla kulak verelim…

***

Aynalarda gördüğümsün * / Ağladığım güldüğümsün / Aynalarda gördüğümsün / Çözemezler kördüğümsün sen / Bir de bir kuş gökyüzünde / Bak ne diyor son sözünde / Yıkılma öyle / Haydi, kalk ayağa / Yürü Güneşe!

 

*Eylül ayı içerisinde vizyona girecek bir Çarşı filmi “Benimle Oynar mısın?” filminin açılış müziğinin sözleri. Beşiktaşlı olsun olmasın, herkesi tekrardan bu ruhun peşinden sürükleyecek bu filmi kaçırmayın derim! 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın