Broadway’den sinemaya

66 Cannes Film Festivali’nde ‘Kürklü Venüs’ 80’Lik Polanski’nin Üretkenliğini Ve Etkinliğini Sürdürdüğünü Kanıtladı

Leopold Von Sacher-Masosh’un erotizmin başyapıtı romanı ‘Kürklü Venüs’, Broadway’de oynanan bir tiyatro oyununa, oradan da Polanski’nin filmine kaynaklık ediyor. Tek mekânda geçen, filme alınmış tiyatro tadındaki yapıtıyla 80’lik usta formunu koruduğunu kanıtlıyor. Başroldeki eşi Emmanuelle Seigner yarışmanın en başarılı performansını ortaya koyuyor.  Az bilinen Hollanda sinemasından gelme ‘Borgman’ Haneke ustanın ilk büyük başyapıtı ‘Ölümcül Oyunlar’ın modern bir versiyonu. Film, batılı burjuva ailesinin yaşam şeklini eleştiriyor.

Ödül listesine girmeyi başaramamış iki ilginç film Roman Polanski’nin ‘Kürklü Venüs’üyle, Hollandalı Alex Van Warmerdam’ın, izlerken tüylerimizi diken diken eden filmi ‘Borgman’ idi.

Önümüzdeki sinema sezonunda vizyona girmesini beklediğimiz bu iki ilginç filmin eleştirisini ve magazin haberleri verdiğimiz ‘Cannes Notları’nı bu yazıda okuyabileceksiniz.

POLANSKİ FORMUNU KORUYOR

Atlattığı onca badireden sonra, Roman Polanski’nin sekseninde üretkenliğini ve etkinliğini sürdürmesini görmek sevindirici.

Polanski’nin, Cannes’da yarıştığı, tek mekânda geçen filme çekilmiş tiyatro tadındaki son filmi ‘Kürklü Venüs/La Venus a la Fourrure’de formundan hiç kaybetmediğini görmek, sadece iki oyunculu bir konuyla ilgiyi baştan sona ayakta tutup, keyişe izlenebildiğine tanık olmak da sevindirici.

‘Kürklü Venüs’ David Ives’in 2010’da Broadway’de oynanmış bir tiyatro oyunundan alınma. Tiyatro oyunu da mazoşizmin kurucusu sayılan Leopold Von Sacher Masosh’un erotizmin başyapıtı olan 1870 tarihli romanından ilham almış.

Baştan sona bir tiyatro sahnesinde geçen konunun kahramanları, sahneye koyacağı son oyunu için kadın kahramanını oynayacak aktrisi arayan tiyatro yönetmeni Thomas ile seçmelere katılan Vanda adlı aktris.

Evvelce sinemaya dört kez uyarlanan bu konu için Polanski’nin kozu, Vanda’yı oynayan eşi, sinema oyuncusu Emmanuelle Seigner. ‘9.Kapı’ filminden beri 14 yıldır kocasının yönettiği bir filmde oynamayan Seigner, yarışmanın en başarılı performansını ortaya koyarken, güzelliği yanında oyun gücüyle sivriliyordu.

Tamamı kapalı bir mekânda geçen bu kedi-fare oyununda, kendi yazdığı oyunu sahneye koyan yönetmen rolünde Mathieu Amalric, Seigner’in yanında ezilmemek için müthiş bir efor harcıyor.

Yasmina Reza’nın ‘Vahşet Tanrısı’ adıyla Devlet Tiyatrosu’nda oynanmış oyununu ‘Carnage’ başlığıyla sinemaya taşıyan Roman Polanski, böylece son iki filmini tiyatrodan ödünç almış sayılıyor.

80 yaşında izleyicisini şaşırtmayı, olağanüstü becerisini sergilemeyi sürdüren Roman Polanski, filmin ilk yarısında sürprizleriyle bizleri esir alıyor, devamında rollerin değişmesi ve iş talebinde bulunan kadının işverenine üstünlük sağlamasıyla, doyumsuz güzellikler sunuyor. Filmin feminist söylemi, şapşal, acemi bir aktrisin ünlü bir yazar ve tiyatro yönetmeninin hatalarını sergileyip öğüt verme durumuna geçmesi, izleyicilere hoşça vakit geçirtiyor.

Film, sağanak halinde yağan yağmur altında oyuncu seçmelerine katılmayı amaçlayan, bir hayli geç kalan genç ve güzel Vanda’nın tiyatro kapısından içeri girmesiyle başlıyor. Yönetmen Thomas telefonda konuştuğu kişiye fiyaskoyla neticelenen gününün raporunu vermektedir. Son oyunu için aradığı role uygun kişiyi bulamamaktan yakınmaktadır.

Thomas, adayların kalitesizliğinden yakınırken son dakikada çıkagelen Vanda’dan etkilenir. Thomas’ın nefret ettiği kalitelerin tümü bu genç kadında mevcuttur. Görgüsüz, inatçı, dik kafalı. Ancak rolü her ne pahasına olursa olsun kapmak için kararlıdır, enerji doludur, teksti ezberlemiştir, oyunda gerekli tüm aksesuar ve kostümleri (hatta diğer başrolü paylaşacak erkeğinkini de) yanında getirmiştir.

Oyunun tüm repliklerini ezbere bilen, mizansen hakkında zekice önerilerde bulunan, kolayca kalıptan kalıba girebilen Vanda rolü hak etmiştir.

Ancak her şeye karışmakta eşsiz bir becerisi olan Vanda; geciken Thomas’ı telefonla arayan sevgilisiyle arasını araya girip bozacak kadar hünerlidir.

Paris doğumlu Roman Polanski, Polonyalı bir Yahudi ile bir Rus göçmeninin oğlu. 1940’da ailesiyle toplama kampına gönderildi. Babasının yardımıyla kaçmayı; iyiliksever Katolik bir ailenin yardımıyla hayatta kalmayı başardı. Annesi Auschwitz’de öldü, babası Soykırım’dan kurtuldu.

Polonya’da yaptığı ‘Sudaki Bıçak’(1962), ‘Repulsion’(1965) ve ‘Cul de Sac’(1966) kendisine Hollywood kapılarını açtı. ‘Rosemary’nin Bebeği’(1968) ve Altın Küre ödüllü ‘Chinatown’dan(1974) sonra ‘Tess’ başyapıtı 1979’da Cesar ve Altın Küre ödüllerini kazandı. ‘Piyanist’ 2002’de En iyi Film ve En iyi Yönetmen Oscar’larından başka Cannes’da Altın Palmiye ödüllerinin sahibi oldu.

Roman Polanski Cannes’a yabancı bir yönetmen değil. Yarışmaya sekiz kez katıldı, 1991’de jüriye başkanlık etti. Polanski, Berlin’de Altın Ayı, yedi kez Cesar, üç kez Bafta ödülleri sahibi.

Son bir not: Thomas rolü için nefret ettiğim bir aktör olan (festivalde yarışan Valeria Bruno-Tedeschi’nin ‘İtalya’da Bir Şato’sunda oynayan) Louis Garrel düşünülmüştü. Rolün Mathieu Amalric’e verilmesi isabetli olmuş, Garell ile filmin keyfini çıkarmak imkânsız olacaktı.

‘ÖLÜMCÜL OYUNLAR’IN MODERN VERSİYONU

Kariyerini insanlara ayna tutup huzurlarını kaçırmaya adamış Avusturyalı yönetmeni bu yıl Cannes’da çok andık.

Geçen yılın ‘Aşk/Amour’ ile Altın Palmiye ödüllü sanatçısı, Hollandalı senaryo yazarı yönetmen Alex Van Warmerdam’ı çok etkilemiş olacak ki, ‘Borgman’ı izlerken kendimizi bir Haneke atmosferi içinde hissettik.

Tedirgin edici, sarsıcı sinema üslubuyla insanları rahatsız etmeyi amaçlayan yapıtlarıyla, Michael Haneke 1997’de yaptığı ‘Ölümcül Oyunlar/Funny Games’ ile uluslararası bir ün kazanmıştı. Melek yüzlü iki genç bir bahane ile girdikleri lüks bir burjuva evinin sakin yaşantısını bozmuş, aile bireylerine cehennemi yaşatmışlardı.

Aynı formülü uygulayan, 61 yaşındaki Hollandalı sinemacı Alex Van Warmerdam, tipik bir burjuva ailesinin şeytani bir suç örgütünün pençesine düşmesini anlatıyor yazdığı senaryosunda…

İlk yarım saatiyle, izleyicisini esir alarak etkileyen, nefes nefese izlenen film, ne yazık ki ikinci yarısında senaryodan gelen zaaşardan kaynaklanan aksaklıklarla temposunu kaybediyor, inandırıcılığını yitiriyor.

Van Warmerdam’ın bir Haneke becerisine sahip olmadığı gerçeğinden hareketle, olanla yetiniyor, her şeye rağmen, “Borgman, Cannes’da yarışmayı hak eden, ilginç bir film” demekle yetiniyoruz.

Dünya sinemasında yeri olmayan (komşuları Danimarka, İsveç ülkeleriyle kıyaslanamayacak konumdaki) Hollanda’nın filmi Cannes’da tek Kuzey Avrupa temsilcisiydi.

Film, sakin bir banliyöde, insan avına çıkan, biri rakip üç kişinin ellerindeki tüfekleriyle yerin altında yaşayan gizemli bir tarikatın üyelerinin gizlendikleri yeri bulmalarıyla başlıyor.

Olası bir baskın için hazırlıklı ve deneyimli Camiel Borgman, yerin altında kazdığı tünellerle baskından kurtulur ve civardaki çok lüks bir villaya sığınır.

Çocukları ve güzel mürebbiyeleriyle yaşayan villanın sahibi Marina ve Richard her şeye sahip tipik burjuvalardır.

Tarikatın lideri Borgman, Richard’dan güzel bir dayak yemesine rağmen, kendisine acıyan Marina’dan, villanın müştemilatında kısa bir süre için oturma iznini alır. Evin bahçıvanını öldüren tarikat mensupları Borgman’ın yeni bahçıvan olmasını sağlarlar. Borgman’ın emelleri arasında Marina’nın kocasının yerini almak vardır.

Bu sekizinci filminde olgun sineması ve bol sürprizli anlatımıyla ilgi çeken Hollandalı yönetmene basın konferansında, filminde burjuva ailesinin mutluluğunu cezalandırmak amacıyla mı hareket ettiği soruldu.

Yönetmen, “Batı toplumunun yaşantısını eleştiriyorum. Cezayı hak edip etmediklerini görmek size kalmış,” cevabını verdi.

 

CANNES NOTLARI

Edebiyatın sinemanın hizmetinde olduğunu kanıtlayan bir festival izledik. Ünlü edebiyat eserleri yine filmlere kaynak oldular. Bunların başında F. Scott Fitzgerald’ın Açılış Galası’nda gösterilen ‘Muhteşem Gatsby’nin yeni sinematografik adaptasyonu vardı.

Heinrich Von Kleist’in tarihi draması ‘Michael Kohlhaas’ bu kez Fransız Arnaud Des Palliéres tarafından senaryolaştırıldı. Yine yarışma filmlerinden ‘Adele’in Hayatı’ Julie March’ın, ‘Jimmy P.’, Georges Devereux’nun aynı adlı romanlarından beyaz perdeye aktarıldı. Mazoşizmin kurucusu Leopold Von Sacher- Masock ise ‘Kürklü Venüs’ filmine kaynaklık yaptı.

Cannes Film Festivali dünyanın bir numaralı sinema fuarı olma iddiasını sürdürmekte kararlı. Olimpiyatlardan sonra en fazla sayıda basın mensubu tarafından izlenen etkinlik Cannes Festivali. Görsel ve yazılı medya mensuplarının sayısının 4600’e çıkmasıyla, Festival Sarayı’ndaki salonlarda film izlemenin gittikçe zorlaşması, festivalin bazı müdavimlerine “Seneye gitmesek mi?” sorusunu sorduruyor.

Film yapımcıları hiç öyle düşünmüyor. Her yıl dünyanın dört bir tarafından filmlerini satmak için, daha kalabalık geliyorlar. Yaklaşık 1500 seansta görücüye çıkan filmlerin sayısı bu yıl 5364 idi. Film almak, dağıtımını üstlenmek için gelenlerin beğenisine sunulan filmler arasında sayısız filmin dünya prömyeri Cannes’da yapıldı. Sinema sektörünün Cannes’daki temsilcilerinin sayısı 12 bin kişiye çıkarken, sadece ABD’lilerin sayısının 2 bini aştığı söyleniyor.

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın