Yelpazeler ve Gezi Parkı-Yaşantılar ve Dönüşüm

Bu sefer değişik bir sergiye ev sahipliği yapıyor Sabancı Müzesi. Köşkün ilk katındaki yaşam odalarına yerleştirilmiş, Nurcan Artam Özel Koleksiyonu’ndan, tarihleri 1720 ila 1900 yılları arasında değişen değerli yelpazeler, aralarına serpiştirilmiş ve dönemin opera kültürünü yansıtan dürbünler ve giyim tarihinin en ilginç aksesuarlarından biri olan yelpazenin önemini yansıtan tablolarla birlikte sergilenmekte

Yelpazeler ve Gezi Parkı-Yaşantılar ve Dönüşüm

Şehr-i İstanbul’da, aynı yağmur altında iki ayrı park. Biri, leylak ve  yasemin kokuları arasına karışmış boğaz esintisi altında, sakin ve huzurlu. Diğeri, baskın ıhlamur kokusuna sinmiş gazın insanın genzini yaktığı, yaktıkça da bir dönemin dönüşümünü yaşayan bizlere dönüşümün heyecanını tattıran, son günlerin kalabalık komünü. Biri yaşamın şu anda şu gün gerçekleştiği, tarihin yazıldığı, farklılıkların bile tek sese dönüştüğünü gözlemlediğimiz Taksim gezi parkı, diğeri daha uzak geçmişimizde kalan, aristokrasinin yaşam alanını bugüne taşıyan Sabancı Müzesi’nin parkı.

Her an her şeyin değiştiği, değişirken de yazının daha henüz yazılırken bile ancak geçmişi yansıttığını yazarına hatırlatan bir dönemden geçiyoruz.  Bu yazı size ulaşana dek, olasılıkla olaylar bir kere daha değişmiş ve umarız ülkemizde huzur yeniden tesis edilmiş olur.

Ama biz Gezi Parkı konusundan uzaklaşıp, Sabancı Müzesi’ni gezdiğimiz güne dönelim. Önceki bir kaç güne göre şehir yaşamının nispeten sakin sürdüğü bir gün. Aynı şehirde iki ayrı dünya. Bambaşka yollardan, bambaşka şekillerde ve bambaşka bir duruşta ama yine de bir anlamda aynı durumu yansıtmaktalar.

Aynı gökyüzü altında her iki mekân da sesini duyuramayanların sesi olmuş bir anlamda. Neticede bu sergi Uzak Doğu, Avrupa ve Osmanlı toplumlarında dönenim tabularının paralelinde ama yine de konuşulamayanı dile getirmenin araçlarını sunmakta İstanbul gezginlerine...

Evrim asla geriye doğru işlemez. Ve tarih tekerrürden ibarettir. Ama her yol farklı bir yoldur. Tekerrür, burada olsa olsa, “dile getirilemeyenin açığa çıkma”  olgusudur.

Öncelikle serinlemek,  ya da sinek kovmak üzere üretilmiş, zaman içinde giyim kuşamın önemli bir aksesuarına dönüşmüş olan yelpazenin ‘Geçmişten Günümüze’ değişimini ve tarihçesini Nurcan Artam’ın uzun yıllardır oluşturduğu değerli koleksiyonundan düzenlenen sergideki yelpazeleri hayranlıkla, ama gündemin yoğunluğundan ister istemez düşüncelere dalarak izledim.  Kaplumbağa kabuğundan devekuşu ya da tavus kuşu tüyüne, ahşaptan gümüşe ve altına, fildişi ve kemikten boynuza ya da kaplumbağa kabuğuna, tekstil ve dantelden selüloit ya da bakalit gibi sentetik çeşit çeşit malzemeye; yöresine ve dönemine göre farklı malzemeden, yuvarlak, katlanabilir, yaprak ya da bayrak gibi çok çeşitli şekillerde, üzeri boyalı, işlenmiş, telkâri gibi farklı zanaat ustalarının elinden çıkmış; muhafazasına ya da saplarına saat, ayna, hatta kalem ya da opera dürbünü yerleştirilmiş yelpazeler... Ortama uygun olarak seçilen, alınan, hediye edilen evlilik yelpazeleri, yas yelpazeleri, seyahatler ya da yaşanılan olayları geleceğe taşımak üzere temin edilen anı yelpazeler...

Kimi zaman ve yerde antik Mısır fresklerinde göründüğü üzere yelpazeler dinsel anlamlar taşımış, kimi zaman ve yerde değerli taşlarla bezenmiş soyluluk göstergesi olmuş, derken kadınların bir oyuncağı haline gelmiş, hatta Avrupa’da en görkemli yıllarını yaşadığı rokoko döneminde kadınların cazibesini arttıran bir ‘vücut’ dili aracına dönüşmüştü.

Sergi için yayınlanan kitapta da alıntılandığı gibi, Sir Richard Steele, Tatler Dergisi’nin 4 Ağustos 1709 sayısında, bu konuyu şu cümleler ile kaleme almış:

 “Tüm halka açık toplantılarda karşı cinslerin birbirinden ayrı durduğunu ve bakışları ile birbirlerini süzdüğünü gözlemleyebilirsiniz. İşte şimdi yelpaze zamanıdır. Kadının her an savunmasında olan silahı; bu küçük aletin dalgalı hareketleri ile beyinlerimiz kurgulanmaya başlar ve onun hareketine göre duygularımız ya sakin ya da aktif haline dönüşür.”

Duygu ve düşüncelerin açıklıkla dile getirilemediği bir dönemin görsel lisanı, ister istemez tabuların bir anlamda pasif bir direniş ile yıkılmasını getirdi aklıma. Her dönem toplumsal yaşam ve düşüncenin etkisinde değişen moda ile birlikte yelpazelerin de ebat, şekil gibi her türlü detaylarının yanı sıra kullanımının da nasıl değiştiğini ve günümüzde artık neredeyse unutulmaya yüz tuttuğunu gördükçe, aslında yaşamda her şeyin ne kadar da geçici olduğunu fark ettim bir daha. Son haftalarda ülkemizde yaşadığımız ve kimimizi sokaklara çıkartan, çoğumuzu televizyona, sosyal medya mecralarına yapıştıran, neredeyse onları yeni geliştirdiğimiz uzuvlarımıza dönüştüren bu karışık ortamın da elbet yerini yeniden huzur ve refah ortamına bırakacağını, fakat bu arada sosyolojik açıdan yeni bir döneme geçiş yapılmakta olduğunu hissettim yeniden.

Gündelik kaos ve koşuşturmaca ortamından uzaklaşıp, yaşanılan anda, her ne kadar ulvi ve önemli gözükse de, aslında her şeyin ve her dönemin geçici olduğunu bir kere daha fark etmek ve yaşamın kimseyi kırmadan hep birlikte deneyimlenmesinin güzelliği üzerine tefekküre dalmak üzere ‘Geçmişten Günümüze Yelpaze’ sergisini ve ardından SSM parkını derin bir nefes eşliğinde gezmeli insan.

‘Geçmişten Günümüze Yelpaze’ sergisi 25 Ağustos’a kadar Sabancı Müzesi’nde.

 

15. yüzyılda uçarı bir bayana adanmış Çin şiiri: Kaderimdir üzgün olan Uçarı olan aşkınız değil, Acırım terk edilmiş yelpazeye Ve cesaret edemem suçlamaya güz rüzgârını.

Nasreddin Hoca, geçim sıkıntısından tavuk tüyünden yelpaze yapıp satmaya başlamış. Müşteriler yelpazeyi deneyince tüyler hemen uçuşmuş. Müşteriler de “Bu nasıl yelpaze, Hocam? Sallar sallamaz tüyleri uçtu gitti” diye Hoca’ya çıkışmışlar. Hocadan cevap gelivermiş anında “Kullanmasını bilmek lazım, yelpazeyi sıkı tutarak başınızı iki tarafa sallarsanız olur”. 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın