Zaman ve yaşam

Rafael ALGRANATİ Köşe Yazısı
25 Temmuz 2012 Çarşamba

“Yaşlanmak mı?” başlıklı yazımın yayımından sonra birçok okurumdan hoşuma giden ve beni gülümseten geri dönüşler aldım. Meğerse yaş gereği yaşamakta olduğum trajikomik evreleri yazımda dile getirirken, farkında olmadan çok sayıda yaşdaşımın da hal ve duygularına tercüman olmuşum. Çok da iyi olmuş. Paylaşmak ve bunları başkalarının da yaşamakta olduğunu bilmek, inanılmaz bir hafiflik duygusu yaratıyormuş insanlarda.

- Senin yazını okuyunca fark ettim ne kadar çok ilaç içtiğimi!

- Aaa… Senin de mi dizlerinden benimkiler gibi krik-krak sesleri geliyor?

- Ne de güzel anlattın arabadan inmenin ekstra bir güç gerektirdiğini!

En hoşuma gidenini geçenlerde yaşadım. Uzun zamandır görmediğim bir dostumla karşılaştım. Sarılıp öpüştükten sonra yüzünde oldukça ciddi bir ifadeyle:

- Teessüf ederim Rafael! Senden hiç beklemezdim. Benim sana bile anlatmadıklarımı sen nasıl olur da olur olmaz herkese anlatırsın?demez mi?

Bir an için duraksadım. “Ben onun hakkında onu üzebilecek ne konuşmuş olabilirdim ki” diye düşünürken devam etti:

- Gereği var mıydı gazetelere yazarak bütün yaşadıklarımızı el aleme duyurmanın?

  Çok güldük... Bire bir aynı şeyleri yaşıyormuşuz meğer...

Birbirlerinden habersiz iki okurum değerli ozan Oktay Atas’ın bir taraftan gülümsetirken diğer taraftan düşündürten ZAMAN başlıklı dizelerini gönderdiler.

ZAMAN

Ulan zaman!

Kulak ver de iyi dinle,

Doğduğumdan beri uğraşıyorsun benimle,

Yavaşlayacak yerde, çabuk geçtin

Hızlanacak yerde, neredeyse durmayı seçtin

Şimdi de yolun sonundaki bu çıkışsız inişte,

Bari arkadan itme!

Gidiyoruz işte!!! 

Oktay Atas’ın ellerine, kalemine sağlık...

“Bari arkadan itme! Gidiyoruz işte!!!”

Ancak bu kadar güzel sitem edilebilirdi doğduğumuzdan beri barışamadığımız ‘zaman’a...

Defalarca okudum bu güzel dizeleri.

Zaman!

Ne de çabuk geçiyor...

 “Yelkovanla akrep gibiyiz zamanla...” diye yazmış yazarın biri. Gerçekten de öyle. Dakikada bir karşılaşsak da, kimyamız tutmuyor, el ele veremiyor, uyuşamıyor, dost olamıyoruz bir türlü... Biz ağır ağır ilerlerken, o durup dinlenmeden koşuyor, pilimizi tüketiyor...

“Hayata yeniden başlasaydım, saniyelerin nabzını tutardım” demiş Dostoyevski. Öldükten sonra bir kez daha ve üstelik bu bilinçle tekrar doğacağını mı varsaymış? 

Andre Malraux ise “Yaşamın hiçbir değeri yoktur; ama hiçbir şey de yaşam kadar değerli değildir” demiş. Acaba neye göre varmış bu sonuca?

Molla Fenari ise, “Herkes çok yaşamayı ister, fakat kimse yaşlanmayı istemez.” demiş. Nasıl olacakmış bu? Yaşlanmadan, çok yaşamak!

“Umutlar tükenmesin diyedir gündüzler, yaraları sarsın diyedir geceler” demiş bir başkası. Ümitle gözlerimizi açtığımız her gün, çok mu yaralanacağız ki akşamına yaralarımızın sarılmasını bekleyeceğiz?

Neden dolanıp dururlar ki gerçeğin etrafında? Neden süslü püslü kelimeler kullanıp açıkça söylemezler gerçekleri?

Yaşamın kendisi zaten baştan sona ölümün bir ifadesi değil midir?

Önemli olan ‘elden geldiğince’ sağlıklı yaşlanmak değil midir?

İster genç ister yaşlı önemli olan Tanrı’nın bize bahşettiği yaşam yıllarının her anını sevgiyle, iyiliklerle, güzelliklerle doldurmak, mutlu yaşamak değil midir?

Kim ne derse desin yaşlanmak da yaşamın her evresi kadar doğal!

Tek eksiğimiz bu gerçekleri her an aklımızda tutabilmek.

Saint-Joseph yıllarımda okulda sergilenen bir pantomim gösterisini anımsadım. İnsanoğlunun anne karnından kırk yaşına kadar evrelerini canlandıran sanatçı, kırkından yaşamın sonuna kadar olan gösterisinin ikinci kısmını, aynı pantomimleri geriye doğru yaparak canlandırmıştı. İlk sahnedeki ayakları karnına çekik anne karnındaki ‘cenin duruşu’, son sahnedeki yaşlılıktan iki büklüm olmuş ‘yaşlı duruşu’ ile tıpa tıp aynı idi.

Ne yapmamız ve nasıl düşünmemiz gerektiğini ise, gelin bir dostumun gönderdiği W. E.Gladstone ve S.Ullman’ın şiirlerinden bölümler içeren ‘Yaşlandıkça Gençleşebilmek’ başlıklı kısa metinden okuyalım.

Gençlik bir hayat devresi değil, bir akıl halidir.

Yıllar cildi buruşturabilir, ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur.

***

İnsan kendine olan güveni kadar genç,

Kuşkusu kadar yaşlı,

Cesareti kadar genç,

Korkuları kadar yaşlı,

Umudu kadar genç,

Bezginliği kadar yaşlıdır.

***

Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz.

İnsanları yaşlandıran, ideallerinin bitmesidir.

Kalbi sevdikçe, neşe duydukça, güzellikleri fark ettikçe, beyni yeni şeyler keşfettikçe, herkes gençtir.

***

İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar,

Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.

***

İnsan yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır.

Yaşlandıkça gençleşmeniz dileğiyle...