Compass doganbaruh

Hayat başkalarıyla yaşanır

Sağlıklı bir toplum oluşturabilmek için anne-babalara düşen en büyük görev nedir?

Yale Child Study Center’ın efsanevi yöneticisi Dr. Donald Cohen’in kitaplarından birisinin adıdır ‘Hayat Başkalarıyla Yaşanır’. Aynı zamanda güzel bir hayatın ipuçlarını da verir.

Başkalarıyla beraber ve kendisi gibi olarak yaşamanın sırrını arayarak geçen bir hayatta çocuklar hayatı nasıl daha iyi anlar, nasıl daha anlamlı yaşar? Nasıl başkalarının hayatına değer veren bir insan olarak gelişir? Bu temel sorular etrafında türemiş konular çocuklu hayatın her birisinin yazarı olan yetişkinlere çok şey öğretir, düşündürür.

Anne babalar, çocuklar ve onlara destek olan değişik meslek gruplarından insanlarla beraber olduğum konferans/seminer tipi toplantılarda ailelerin en sık dile getirdiği birkaç dilek: Çocuğum özgüvenli olsun, kendini ezdirmesin, mutlu olsun. Güvenli bir hayat ihtiyacının evrenselliğini ve sürekliliğini daha çok hissettiren bu zamanda çocuklarımızı tehlikelerden nasıl koruyacağımızı bilemediğimizde bu dilekler gerçekleştiğinde sihirli bir etki olmayacak. Ancak, başkalarına güvenen, başkalarını ezmeyen, onların ezilmesine karşı çıkan, başkalarının mutlu olması için gayret eden çocukların özgüvenli ve mutlu olduklarını, kimselere kendilerini ezdirmediklerini görüyoruz.

Her anlamda sağlıklı bireylerin yetişmesi için bir bilim adamı olarak çeşitli çalışmalara imza atıyorsunuz. Bu anlamda kaleme aldığınız pek çok kitap var. ‘Çocuklu Hayat’ kitabını yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

‘Ebeveynlik uygulamaları’mızda düşüp kalkarak, hatalardan öğrenerek ilerleme, yaptıklarımız üzerinde düşünüp tartışma fırsatı da cesareti de kalmıyor. Fırsatı yaratamıyor, cesareti bulamıyoruz. Böyle bakıldığında da hayatımız, çocuklu hayatımız üzerine durup düşünmek için bir anlık fırsat yerine geçen anne babalık kitaplarına, seminerlerine dudak bükmekle haksızlık mı ediyorum diye düşünmeden edemedim. Bunun üzerine düşünen anne- babalar için bu kitabı toparladım.

Kitabın temel mesajı ne?

Geçmişini anlayan ve geleceğe inanan herkes günümüzde çocuklu hayatın ustası olabilir. Değişmeyen ve değişmeyeceğini düşündüğüm ihtiyaçların başında sevmek ve sevilmek geliyor. Çocukluğunda sevilmiş olmak insanın ruh ve beden sağlığını korur, başkalarını sevmesine ve başkalarıyla eşit ve anlamlı ilişkiler içinde beraber olmasına olanak verir. Sevme ve sevilme ihtiyacının önümüzdeki hızlı mı hızlı değişim döneminde karşılanma biçimi değişecek olsa bile ihtiyacın kendisinin ortadan kalkmayacağına inanıyorum.

Sevilmeye olan ihtiyacımızın bir parçası olarak görebileceğimiz değerli bulunma, önemsenme ihtiyacı daha somut göstergeler taşıyor. Özgüveni yüksek, teknolojiyle büyüdüler diye tanımladığımız ve dijital çağın yerlisi sayılan şimdiki çocukların hayatına bakalım: Sosyal medyada ‘like’lanmadığı için morali bozulan genç kız, yazışma gruplarında zorbalığa uğrayan ortaokul öğrencisi veya YouTube’daki videosuyla milyonların sevgilisi olan ufaklık. Hepsi de sevilmeyi ve değerli bulunmayı hayatlarının eksenine (bu sefer de dijital araçlarla) koymaya devam etmekteler.

Çocuk sahibi olduğu andan itibaren bir anne-babanın yaşamında değişmesi gereken ya da yepyeni biçimde ortaya çıkan temel kavramlar nelerdir?

Zaman. Bir dönem televizyonların sağlık programlarında sloganlaştırılan sahte ‘7/24’ annelik reçetelerinin imkânsızlığı karşısında çocuklarına ayırabildikleri zamanın azlığından mahcup olan anne babalara ‘kaliteli zaman’dan başka seçenek kalmadı. “Az olsun öz olsun” düsturundan ilhamla 3-5 dakikayı nasıl olur da çocuğumuz için yeterli kılarız sorusu ve arayışı giderek “aslında iyi bir 3-5 dakikanın da yetebileceği” düşüncesine dönüştü.

Eşitlik. Eşitliğin, aritmetik bir eşitlikten ziyade çocuğun gelişim ihtiyaçlarının karşılanması temelinde olduğu anlatıldığında, çocuk bu durumdan büyük bir memnuniyet duymasa bile “Seninki fazla benimki az” kıyaslamasından daha kolay sıyrılıp çıkar. Toplumsal eşitliğin herkesin ihtiyacı ölçüsünde kaynaklardan yararlandığı bir düzende sağlanabileceğini aile içindeki eşitlik felsefesiyle öğrenir.

Hayal kırıklığı. İki gerçek var; birincisi çocuklarımızın hayal ettiğimiz ve istediğimiz gibi ‘çıkmayabileceği’. İkinci gerçek ise, bu gerçeği fark ettiğimizdeki duygularımızın güçlülüğü. Çocuk beklediğimiz ya da dilediğimiz gibi çıkmazsa, bu çelişkiyi bize hatırlatan her olayda içimizde doğacak kızgınlık ya da hayal kırıklığı kendini tokat ya da hakaretle göstermeye yeltenebilir.

Şiddete son. İşin ilginci çocuklarını döven ya da onlara hakaret eden anne babaların birçoğu çocukluklarında benzer muamelelere uğramış, gururları incitilmiş ve belki de öyle olmamaya yemin etmiş kişilerdir. Çocuklarına zarar verdiklerini fark etmelerine rağmen kendilerini kontrol edememelerinin kökenini anne babaların kendi gördükleri zararda aramalıyız.

Anne- babaların attıkları tokadın, savurdukları aşağılayıcı ve incitici sözün sorumluluğunu üstlenmesi, ev içinde çocuklara ve kadına (nadiren erkeğe) şiddeti sona erdirmesi zararı gidermese bile yeni zararların doğmasını, mevcut incinmenin iyileşmez bir yaraya dönüşmesini engelleyecektir.

Kitapta hem bilimden hem de çeşitli deneyimlerden yararlandığınızı görüyoruz. Bunun dengesini nasıl sağladınız?

Araştırmalardan elde edilen bilgilerin herkes tarafından anlaşılmasını ve kullanılmasını amaçlayarak yazdım ve çizdim.

Bilim gündelik hayata ilişkin talimatnameler üreten, bizi bir şekle sokmaya çalışan bir mühendislik faaliyeti değildir. On binlerce yıldır denenmiş, iyi kötü sonuçları belli yöntemlerin mantığını alarak, çoğaltılabilir ve herkesin hayatına uydurulabilir bilgiler yaratmanın bir yoludur. Yeni bilimsel bilgilerin varlığında eski uygulamanın cesurca değiştirilmesi ancak deneyimlerin yakından gözlenmesi ile mümkün olur. Ben klinik ve akademik deneyimimde gördüklerim ile bilimsel deneylerde bulunanları birbiriyle sınayarak çalışıyorum. Bunu da yazdıklarıma yansıtmaya çalışıyorum.

Bilim deyince herkesin kolayca kabul ettiği bir şeyden ziyade, itirazların yaygın olduğu bir alandan söz ediyoruz. Konferanslarda, seminerlerde “daha iyi anne- baba olabilmek için” söylenenleri pek ciddiye almıyoruz; daha doğrusu, çoğunlukla kafamıza yatanları, bize ters gelmeyenleri dikkate alıyoruz. Uygulayageldiğimiz anne babalık ‘teknik’leriyle ters düşen önerileri şöylece bir kenara itip, ne yapıyorsak onu sürdürmeyi tercih ediyoruz. Yaptığımız ve yapmadıklarımızla ilgili, bizi her koşulda destekleyecek bir uzman görüşünü ve bir araştırma bulgusunu nasıl olsa bir yerlerde buluyor, doğru yaptığımıza ilişkin bir kanıtla yetiniyor, sonuçta kendimizi rahatlatıyoruz. Başka bir şekilde söylersek, rahatımızı bozmadan yeni bir şey yapmış gibi oluyor, ama zaten yaptığımızı sürdürüyoruz.

‘Kendisi gibi yaşamanın sırrı’, ‘Başkalarının hayatına değer veren kişiler’ gibi kavramlar ter alıyor kitabınızda. Bunların hepsi ‘empati’ kavramına dayanıyor… Bazı olaylar, günümüzde empati anlamında sorun yaşayan bir topluma dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ülkemizde empatinin kendinden olanlara bile değil sadece kendisi gibi olanlara saklanır hale geldiği savaşımsı atmosferde empati de içi boşaltılan kavramlardan biri oluverdi. Oysa başkalarının zihnini anlamanın ve etkilemenin ana araçlarından biri olan empati (işlevleri iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış amaçlara dönük olabilir) yokluğunda ne olduğuna bakarak da anlaşılabilecek bir sosyal refleks olarak tasavvur edilebilir.

Anne-baba olmadan önce bireyler hangi konulardaki yeterliliklerinden geçer not alırlarsa iyi birer anne-baba olacaklarına inanmalılar?

Anne-baba olmadan önce seven ve anlaşan bir çift olmak önemli; ilişkide sevgiye ve açık- dürüst iletişime öncelik veren, baskı ve şiddeti reddeden bir çiftin anne-babalık yolu açıktır. Anne-baba olmak çift arasındaki meseleleri düzelten bir durum olarak görüldüğünde ise, mutsuzluk genellikle katlanır.

Hayata dair tüm sorunları barışçıl yolla çözmenin formülü de var kitapta. Okurlarımız için bu formülü en basit haliyle nasıl tarif edersiniz?

Formül demek ne kadar doğru bilemiyorum, ama barışçı bir toplum arzusunun ilk adım olduğunu söyleyerek başlamalıyım. Bir örnek verirsem, bu adımlar hayatın her köşesinde atılabilir. Daha iyi babalık yapmak isteyen erkeklerin katıldığı bir gelişim çalışmasının sonucunda olduğu gibi, barışçı tutum, barışseverlik sadece ailelerine ve kendilerinden olana değil, kendilerinden olmayan hatta zarar verici olabileceklere dönük biçimde de gelişebilir. Şiddete hayatında yer vermeyen, insanca ve eşit biçimde var olma hakkına saygılı adamlar olmak için baba olmak şart olmasa da babaların bu potansiyelinden barış için yararlanmalıyız.

Anne ile baba arasındaki çekişme ve çatışma noktalarından biri olan sorumluluk paylaşımında, babanın bir bakıma daha hevesli olması sürdürülebilir bir işbirliğini doğuruyor. Ev ortamındaki çatışmasızlığın, şiddetsiz ve eşit bir aile ortamı yaratılarak ‘huzur’a evrilmesine çocukların çok ihtiyacı var.

Okurlara iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Kitapta okuyacağınız yazılar size bilmediğiniz bir şey öğretme iddiasında değil; çocuklu hayatın hepimize getirdiği gelişim fırsatlarına dikkatinizi çekebilirse, iyi ki yazdım diyeceğim. Çocuklu Hayat’ı severek, güzel vakit geçirerek okumalarını dilerim.

 

Sözcü gazetesinden Birgan Bileke’nin sorularına yanıtlardan düzenlenmiştir.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın