Amerikan Rüyasını Ters Yüz Eden Film

‘’THE FLORIDA PROJECT’, ‘PHANTOM THREAD’ ve ‘BENİ ADINLA ÇAĞIR’ bende düş kırıklığı yaratan Oscar adayları oldu

Amerikan Rüyasını Ters Yüz Eden Film

Oscar adaylarının görücüye çıktığı haftalarda, sinema yazarlarını bir oyuncakçı dükkânına bırakılıp “ne seçersen seç” denilen çocuklara benzetirim. Son altı yazımı Oscar adayları arasındaki beğendiğim filmlere ayırmıştım. Bu yazımda ise beni düş kırıklığına uğratan ‘The Florida Project’, ‘The Phantom Thread’ ve ‘Beni Adınla Çağır’dan bahsedeceğim. Amerikan taşrasının küçük insanlarına kamerasını doğrultan ‘The Florida Project’, isyankâr ve sorumsuz annesiyle ucuz bir motel odasında yaşayan 6 yaşındaki bir kız çocuğunun iç dünyasına odaklanıyor.

Hayatta tutunacak dalları olmayan küçük insanların çaresiz ve çıkışsız dünyasına, toplumsal sorunlarına insancıl bir bakış açısıyla yaklaşan film, bunun suçlusu olarak gelir dağılımındaki adaletsizliği ve vahşi kapitalizmi işaret ediyor.

Bağımsız sinemacı Sean Baker 2015’te iPhone ile çektiği ‘Tangerine’de marjinalize edilmiş karakterlere olan yaklaşımını sergilemişti. Amerikan proletaryasının yaşantısına, beklentilerine, travmalarına ve çıkışsızlığına, bu kez 35 mm çekilmiş bir filmle kamerasını doğrultan Sean Baker, Chris Bergogh ile müştereken yazdığı senaryoda bir öykü anlatma ihtiyacı hissetmemiş.

Dünyanın en büyüleyici yeri olarak adlandırılan Disney Dünyası’nın yakınlarındaki bir banliyöde geçen ‘The Florida Project’, küçük Moonee’yi ve onun annesi Halley’i bize tanıtır. Bobby (Willem Dafoe) tarafından işletilen bir otelde haftalık kirayla yaşayan bu ikilinin ve Moonee’nin üç yakın arkadaşının günlük yaşantısını izliyoruz.

İşsizlik yardımıyla geçinen, turistlere ucuz parfüm satarak ek gelir sağlamaya çalışan Halley, bir cafede çalışan otel sakinlerinden Ashley’in mutfaktan çıkardığı yemeklerle karnını doyurmaktadır. Çok kere kirayı denkleştirmek için, tek gözlü motel odasında, kızının gözleri önünde kendini satmaktadır.

Amerikan banliyö hayatını sıra dışı bir sempatiyle ele alan, çocukluk yıllarına dair oldukça etkileyici olabilen ‘The Florida Project’, amatör oyunculardan oluşan oyuncu kadrosuna deneyimli aktör W. Dafoe’yu eklemiş.

Koyu bir fakirlik içinde yaşayan, parası bitince fahişelik yapan, kötü örnek olduğu çocuğuna bir istikbal hazırlamaktan aciz, çocuğunun babasıyla ilişkisini sürdürememiş tipik bir anti-kahraman Halley karakterini, kariyerinin ilk filminde Bria Vinaite canlandırıyor.

Filmin öyküsüzlüğünün dışındaki ikinci zaafı, konunun bir finale taşınamaması. Disney World’de noktalanan, izleyicinin beklentisini boşa çıkaran filmin finalinde “hiç bir şey olmuyor”.

‘The Florida Project’in beş adaylıkla gittiği Oscar ödül töreninden eli boş ayrılmasına hiç üzülmedim.

 

Anderson’un en zayıf filmi

Saplantılı kişiliklerin izini sürdüğü, aralarında ‘Ateşli Geceler’ (1997), ‘Manolya’ (1999), ‘Kan Dökülecek’ (2007) ve ‘Usta’ (2012) gibi başyapıtların bulunduğu yedi filmlik kariyerinde, Paul Thomas Anderson ‘Phantom Thread’ ile en zayıf filmine imza atmış.

1950’ler Londra’sının gözde moda tasarımcısı, egosu yüksek Reynolds Woodcock’un (Daniel Day Lewis) âşık olduğu garson kız Alma (Vicky Krieps) ile birlikte değişen hayatını anlatan bu ağır tempolu film, konusu genelde dört duvar arasında geçen bir psikolojik gerilim. Anderson kendi yazdığı senaryo üzerine bina ettiği filmde yönetmenliği ve görüntü yönetmenliğini de üstleniyor. Ama ne yazık ki senaryosu boşluklar ve açmazlarla dolu.

Hayatına giren kadınlara sevgi besleme ihtiyacını hissetmeyen, onlara sadece çizdiği ve diktiği elbiselerin modeli gözüyle bakan, ilişkilerinin sonlandırılmasını iş ortağı ablasına (Lesley Manville) bırakan bencil bir erkeğin portresini çizen filmin senaryosunda, Reynolds’un sevgililerinden tek bir tanesi yer alıyor.

Hayatını paylaştığı, her türlü fedakârlığı yaptığı bir erkek tarafından sürekli aşağılanan, hakarete uğrayan, eşya gözüyle bakılan Alma adlı bu kadının sağlıksız bir ilişkiyi sürdürmedeki ısrarı inandırıcı olmaktan uzak. Üstelik sevdiği adamı (hayatlarının sürekli içinde bulunan) sevimsiz bir ablayla paylaşmayı kabullenmek, feminist bir karakter için zor.

Senaryoda Alma’nın geçmişiyle ilgili tek bir detay da yok. Kontrolü elden bırakmadığı bir hayatı olan, kendi doğrularından başka doğru tanımayan, koyduğu katı prensiplerin esiri olarak yaşayan, hayatına giren kadınlarla ilişkisini kesme süresini ablasının inisiyatifine bırakan, içinde yaşadığı fildişi kulesinin dışına çıkmamakta direnen, işine âşık, duygusuz, mükemmeliyetçi moda kralı Reynolds rolünde, artık emekliliğe ayrılacağını ilan eden Daniel Day Lewis’i sinemada son kez izledik. Aktör, kariyerindeki üç Oscar ödülünden birini, yine Anderson’un ‘Kan Dökülecek’ filmiyle kazanmıştı.

Terzinin ilham kaynağı Alma’yı canlandıran, ‘Genç Karl Marx’tan hatırladığımız, Lüksemburglu oyuncu Vicky Krieps ve kontrol manyağı, posesif, müzmin bekâr abla rolünde (En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar adayı) Lesley Manville, filmin başarılı oyuncu kadrosunu oluşturuyorlar.

Özetle, sinema dünyasının en önemli üç festivali sayılan Cannes, Venedik ve Berlin’de en büyük ödülü kazanmış tek yönetmen sıfatını taşıyan Paul Thomas Anderson bu son filmiyle kariyerinin en zayıf halkasına imzasını atmış.

 

HAK ETMEDİĞİ 
ÖVGÜLERİ ALAN FİLM

İtalya’da yarım kalan bir aşk öyküsünü anlatan ‘Beni Adınla Çağır/Call Me by Your Name’i izlerken, dahi yönetmen Vittorio de Sica’nın aynı coğrafyada geçen ‘Finzi Contini’lerin Bahçesi/İl Giardino dei Finzi Contini’si aklımdan çıkmadı.

1970 yılının Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ı ve Altın Ayı ödüllerini kazanan, konusunu Giorgio Bassani’nin romanından alan bu doyumsuz güzellikteki film, İtalyan taşrasında burjuvalar arasındaki platonik aşk öyküsünü anlatıyordu.

Mısır doğumlu Sefarad Yahudi’si André Aciman’ın çok satan romanından, sinemanın veteranlarından James Ivory tarafından senaryosu yazılan ‘Beni Adınla Çağır’, de Sica’nın filminden 50 yıl sonra, İtalya’nın kuzeyinde 17. yüzyıldan kalma bir villada geçiyor. 47 yaşındaki İtalyan yönetmen Luca Guadagnino bu son filminde, tasasız burjuvaların yaşadığı bir yazlıkta geçen bir büyüme hikâyesi anlatıyor.

Enfes bir doğada, pastoral görüntüler eşliğinde, 1983 yazında sanat tarihçisi Prof. Perlman’la (Mark Stuhlbarg) Fransız eşi Annella’nın 17 yaşındaki oğulları Elio’nun (Timothée Chalamet) güzel Marzia (Esther Garrell) ile flörtleşmeleriyle başlıyor film. Profesörün davetlisi olarak eve gelen 24 yaşındaki Amerikalı doktora öğrencisi Oliver’in (Armie Hammer) aileye karışması rutin hayatı renklendirir. Elio kendinden yaşça büyük Oliver’e âşık olur.

İlk önceleri yüz bulmaz, sonra yarım kalan bir aşk yaşarlar. Sinema tarihinde eşcinsel aşk konusunda çevrilen filmlerden, Luchino Visconti’nin Thomas Mann uyarlaması ‘Venedik’te Ölüm’(1971), Almodovar’ın ‘Annem Hakkında Her Şey’ (1999), Abdellatif Kechiche’in Altın Palmiye’li ‘Mavi En Güzel Renktir’ (2013) gibi başyapıtları ‘Beni Adınla Çağır’ ile kıyaslamaya kalkışırsak ilk üç filmin yaratıcılarına hakaret etmiş oluruz. Elio’nun cinsel kimlik arayışını, seçimini eşcinsellikten yana kullanmasını anlatan film hiç de inandırıcı değil. Amerikalı Oliver’in başta görmezden geldiği, takmadığı Elio’ya tavır değiştirip yüz vermesinin senaryoda bir izahı yok.

Hak etmediği övgüleri alan bu filmi, aynı konuda çevrilmiş, geçen yılın Oscar galibi ‘Ay Işığı/Moonlight’ (Barry Jenkins), Altın Aslan ve üç Oscarlı Ang Lee’nin ‘Brokeback Dağı’, Sydney Lumet’in Al Pacino’lu ‘Köpeklerin Günü’ (1975), eşcinsel bir yönetmen olan André Téchiné’in ‘Öpüşmek Yok’ (1991), Wong Kar Wai’nin ‘Mutlu Beraberlik’ (1997), Stephen Frears’ın kült filmi ‘Benim Güzel Çamaşırhanem’ (1985), Roney Mara’ya Cannes’da En İyi Aktris Ödülü getiren Todd Haynes’in ‘Carol’u (2015) ile kıyaslamak mümkün değil.

‘Beni Adınla Çağır’ Oscar’a dört adaylığının birini ödüle çevirdi. Amerikalı veteran yönetmen-senaryo yazarı James Ivory, 35 filmlik parlak kariyerinin tek Oscar’ını bu filmle, En İyi Uyarlama Senaryo dalında aldı.

Geçen yılın birçok filminde karşımıza çıkan Hollywood’un yükselen değerlerinden Timothée Chalamet, bu filmde canlandırdığı Elio rolüyle Oscar’a aday gösterildi. New York doğumlu 23 yaşındaki aktör (‘Lady Bird’, ‘Vahşiler’) Rus Yahudi’si dans sanatçısı bir annenin ve Fransız bir babanın oğlu.

Amerikalı doktora öğrencisi Oliver’i soğuk nevale Armie Hammer, Elio’nun babasını karizmatik aktör Mark Stuhlbarg canlandırıyor.

 

——————

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın