Cannes Festivalinde iki Netflix filmi

Bong Joon Ho’nun ‘OKJA’sı ile Noah Baumbach’ın ‘THE MEYEROWITZ STORİES’i sinemada vizyona girmeyecek.

Cannes Festivalinde iki Netflix filmi

‘Okja’, genetik kodları geliştirilerek üretilen dev bir domuzun ve dedesiyle onu yetiştiren 13 yaşındaki Koreli bir kızın öyküsü. Sinema endüstrisine tehdit olarak algılanan Netflix’in yarışma programında yer alan iki filmi, Pedro Almodovar’ın jürisi ödül listesine almadı. Uluslararası gıda şirketlerinin, doğayı ve hayvanları, kâr amaçlı istismar etmelerini ironik bir dille eleştiren ‘Okja’, verdiği ekolojik ve dostluk mesajlarıyla izleyicinin içini ısıttı. New Yorklu entelektüel bir ailenin altı bireyinin iç hesaplaşmasını anlatan ‘The Meyerowitz Stories’, görkemli oyuncu kadrosuna rağmen düş kırıklığı yaşattı. Karşılıklı suçlamalarla, pişmanlıklarla geçen, bir ailenin muhasebesini çıkarmaya soyunan filmin en büyük kusuru aşırı geveze olması.

 

Yarışma filmi ‘Okja’nın basın gösteriminde, festival sarayının ana salonu Lumiére’de bulunan 2300 kişi, jenerik yazılarının başında, Netflix’in adı ekranda belirdiğinde, bir ağızdan ıslıklayıp protesto etmeye başladı.

İnternet’te filmleri sadece üyelerine gösterilen, sinema salonlarında afişe çıkarılmayan, Amerikan video platformu Netflix’e karşı, 70. Festival’de büyük bir alerji vardı.

Sinema endüstrisine tehdit olarak algılanan Netflix’in yarışma programında yer alan iki filmine, Jüri Başkanı Pedro Almodovar ödül verilmemesi gerektiğini baştan söylemişti.

‘Okja’nın yapımcıları arasında bulunan, filmin baş aktrisi Tilda Swinton’un adı jenerikte belirince, şiddetli protestolar tekrar başladı. Projeksiyonun başında, filmin yanlış formatta gösterildiğinin anlaşılması, durdurulan projeksiyonun 15 dakika aradan sonra başlatılması, teknisyenlerin fiyaskosuydu.

Oscar Ödüllü aktris Tilda Swinton, festival izleyicilerinin Netflix alerjisine tepki gösterdi. Bir basın toplantısında festivalden davet almış bir filme gösterilen aşırı tepkiyi protesto ettiğini söyledi.

Güney Koreli usta, senaryo yazarı- yönetmen Bong Joon Ho’nun elinden çıkma ‘Okja’, genetik kodları geliştirilerek üretilen dev bir domuzun ve dedesiyle onu yetiştiren 13 yaşındaki Koreli kızın öyküsünü anlatıyor.

Uluslararası gıda şirketlerinin, doğayı ve hayvanları, kârlarını arttırmak amacıyla istismar etmelerini ironik bir dille eleştiren film, verdiği ekolojik ve dostluk mesajlarıyla izleyicilerin içini ısıttı.

Bir tür ‘ekolojik fabl’ olarak nitelendirilebilecek ‘Okja’, uluslararası dev bir Amerikan şirketinin, gıda sektörü için laboratuvarlarda üretilen Güney Koreli süper domuzu sahiplenmesi ile hareketleniyor.

Güney Kore’nin ormanlarında, domuzuyla mutlu bir yaşantısı olan şirin kız çocuğu Mija, dedesinin hayvanı Amerikan şirketine satmasıyla, Okja’nın hamburgere dönüşmemesi için büyük savaş verir.

Medyatik TV sunucusu Dr. Johnny Wilcox’un (Jake Gyllenhaal) başı çektiği şov ile New York’a getirilen Okja için, uluslararası gıda şirketinin narsist sahibi ve yöneticisi Lucy Miranda (Tilda Swinton) görkemli bir karşılama merasimi tertiplemiştir.

Seul’dan New York’a gelen küçük Mija, sevgili domuzcuğunun mezbahada kesilmesinin önüne geçmek için her şeyi yapacaktır. Kendisine dev şirketlerin genetik kodlarla oynayarak hipopotama benzeyen domuzlar geliştirmesine karşı çıkan hayırsever bir aktivist grup destek verecektir.

Jay’in (Paul Dano) başkanlık ettiği bu çevreci grup, kapitalizmin gözlerini kör ettiği dev sanayi şirketlerine karşı zeki ve etkili bir savaş vermektedir.

EKOLOJİK FABL

New York sokaklarında, porselen mağazasına giren fil misali, Okja ve takipçileri nefes kesen bir mücadele verirler. Mija- Jay ikilisi, mezbahada kesim sırasını bekleyen Okja’yı kurtarıp, Güney Kore dağlarındaki sakin hayatına dönmesini sağlayabilecek midir?

Çılgın ve eğlenceli takip sahneleri eşliğinde filmin hareketli final sekansı bu sorunun cevabını verecektir.

İnsani değerlere sırtını çeviren, para hırsının körleştirdiği kapitalist sisteme, ironik ve sinik bir eleştiri getiren projeyi, iyi bir öykü anlatıcısı olarak bilinen Bong Joon Ho dinamik bir mizansenle perdeye taşıyor.

İran asıllı usta kameraman Darius Khondji (62), mükemmel görüntüleriyle kendisine destek veriyor.

Mija rolünü oynayan, sevimli ve yetenekli Koreli çocuk oyuncu An Seo Hyun yanında, uluslararası oyunculardan oluşan parlak bir kadro, yönetmen Ho’ya yardımcı oluyor. ‘Michael Clayton’ filminin Oscar’lı aktrisi Tilda Swinton, acımasız patroniçe rolünde izleyicinin nefretini kazanmayı beceriyor. Televizyonun medyatik yüzü Dr. Johnny rolünde Jake Gyllenhaal, karikatüre kaçan kompozisyonuyla, aktivist Jay’de Paul Dano bilinen iyi oyunculuğuyla öne çıkıyorlar.

Politik gerilim ‘Memories of Murder’ (2003) ile uluslararası ün yapan Bong Joon Ho (47), 2009’da ‘Ana/The Mother’ ile Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümünde yarıştı. Dev bir yaratığın dehşet saldığı ‘Yaratık/ The Host’ (2006) ve Tilda Swinton ile ilk işbirliği ‘Snowpiercer’den (2013) sonra çevirdiği ‘Okja’ ile Cannes’da ilk kez ana yarışmaya katıldı.

AŞIRI GEVEZE BİR FİLM

Netflix’in 70. Festival’deki ikinci filmi ‘The Meyerowitz Stories’,  ‘Okja’dan bir gün sonra gösterildi. Bu Amerikan video platformu etrafında koparılan fırtına, Cannes Seçici Kurulu’nu bir politika değişikliğine sevk etti.

Gelecek yıldan itibaren Cannes’a yollanan filmlerin tümünün, Fransa’da bir dağıtım şirketi olması şartı konuldu.

Dustin Hoffman- Adam Sandler- Ben Stiller- Emma Thompson’dan kurulu dev bir oyuncu kadrosu barındıran, böyle bir filmin sinema salonlarında vizyona sokulmaması sinemaseverler için büyük kayıp.

Wes Anderson’un filmlerine yazdığı ilginç senaryolarla adını duyuran Noah Baumbach, kamera arkasına geçince, Amerikan Bağımsız Sineması’nın önemli isimleri arasına girdi.

2006’da ‘Frances Ha’ ile senaryo dalında Oscar’a aday gösterilen 47 yaşındaki yönetmen ‘Mürekkep Balığı ve Balina’ (2005) ile kariyerinin en başarılı filmine imza attı.

‘The Meyerowitz Stories’, New York’ta yaşayan heykeltıraş yaşlı bir baba olan Harold Meyerowitz (Dustin Hoffman), iki oğlu Danny (Adam Sandler- Ben Stiller) ve kızından (Elisabeth Marvel) oluşan bir ailenin iç hesaplaşmasını anlatıyor.

Kariyeri boyunca ticari başarıyı yakalayamamış heykeltıraş Harold’un eserlerinden oluşan bir sergide bulunmak için, büyük oğlu Danny (Sandler), kızı Jean (Marvel) ve küçük oğlu Matthew baba evine gelir.

Deli dolu ve alkolik bir kadınla (Emma Thompson) yaptığı ikinci evliliği sırasında Harold çocuklarıyla ilgilenme fırsatını bulamamıştır. Müzisyenlik kariyerinde tutunamamış Danny, boş gezenin boş kalfasıdır. İki erkek kardeşinin gölgesinde kalan Jean, babasına göz kulak olmayı misyon edinmiştir.

Los Angeles’ta yaşayan, ticaret hayatında çok başarılı ve zengin olan Matthew, ailenin en sağlam bireyidir. Yeni boşanan ağabeyi Danny, üniversiteye başlayan güzel kızı Eliza (Grace Van Patten) ile yaşamaktadır.

 Bu altı karakterli, altı bölümde anlatılan film etkileyici olmaktan çok uzak. Karşılıklı suçlamalarla, pişmanlıklarla geçen, bir ailenin muhasebesini çıkarmaya soyunan filmin en büyük kusuru aşırı geveze olması.

W. ALLEN’IN MİRASÇISI DÜŞ KIRIKLIĞI YAŞATIYOR

Bu entelektüel New York ailesi portresi Noah Baumbach’ın bilinen mizah gücünün izlerini taşıyor, ancak bitmez tükenmez monolog ve diyaloglarıyla izleyicisinin dikkatini dağıtıyor.

Görünürde sağlam bir iş pozisyonu, özgüveni ve rahatlığı içinde gördüğümüz Matthew’un artık kendisini sevmeyen bir karısı ve ona güvenmeyen bir oğlu olduğunu öğreniriz. Harold’un yaşıtı sanatçı bir arkadaşının, eserlerini sergilediği bir etkinlikte, Harold’un aksine ticari başarıyı ve sanat dünyasının hayranlığını kazandığına tanık oluruz. Sürekli seyahat eden ikinci karısı Maureen ile de işler iyi gitmiyordur.

Torun Eliza’nın ortaya attığı bir fikir ile Harold’un eserlerinden oluşan bir retrospektifte yer alacak eserleri seçmek üzere aile bir araya gelmiştir. Ancak bu fiyasko ile sonuçlanır. Meyerowitz’ler yıllardır birbirleri hakkında düşündüklerini hiç dile getirmemişler, içlerinde biriktirmişlerdir. Pandora’nın kutusu açılınca, acı gerçekler ortaya saçılmış, iki erkek kardeş yumruk yumruğa kavga edecek raddeye gelmişlerdir.

Görkemli bir oyuncu kadrosunun varlığına rağmen, Cannes’da eleştirmenler filmi çok soğuk karşıladı. Hollywood’da Woody Allen’ın mirasçısı olarak gösterilen Noah Baumbach’ın bu son filmiyle, kendisine hayran kitlesine düş kırıklığı yaşattığı etrafında herkes birleşti.

Filmin meziyetleri arasında ise, kriz yaşayan Amerikan entelektüellere ve sanat çevrelerine ayna tutmakta başarılı olan Baumbach’ın senaryosu ile kameraman Robbie Ryan’ın etkileyici fotoğraf çalışmaları gösterilebilir.

André Arnold’un fetiş görüntü yönetmeni, Ken Loach’ın Altın Palmiye Ödüllü filmi ‘Ben, Daniel Blake’in jeneriğinde adına rastladığımız İrlandalı Robbie Ryan’ın Baumbach’ın mizansenine katkısı büyük.

Ancak Cannes Film Festivallerinin müdavimleri ‘The Meyerowitz Stories’in ana yarışmada yer almasından memnundu. Sebebi, Hollywood’un dev çınarı, 79 yaşındaki Dustin Hoffman’ın parlak kariyerine rağmen, geçmişte Cannes’ın ana yarışma programına sadece bir tek filmle katılmış olmasıydı. 1975 Festivali’nde Bob Fosse’un başyapıtı ‘Lenny’ ile Cannes’a gelen Hoffman, rol arkadaşı Valérie Perrine’in En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazanmasına tanıklık etmişti.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın