Haneke kendini tekrarlıyor

‘HAPPY END’deki zengin burjuva ailesinin tüm bireyleri mutsuz ve sorunlu

Haneke kendini tekrarlıyor

Yaşadığı topluma, üç maymunları oynayarak, sağır, dilsiz ve kör gibi davranan Kuzeyli zengin bir Fransız ailesi üzerinden, Haneke insanları huzursuz eden sinemasının yeni bir örneğini veriyor. Mesafeli, sert, rahatsız edici, buz gibi soğuk bir sinema diliyle, Avusturyalı usta modern toplumdaki insanların bunalımlarını çıplak bir gerçekçilikle sergiliyor. İnsanların sosyal ilişki kurmada zorlandığını söyleyen Haneke, “Filmimin konusu otizmdir” diyor. Eski başarılı filmlerine referanslar getiren yönetmen, tekrarlara düştüğü için ‘Happy End’de eskisi kadar etkileyici olamıyor. Cannes’dan eli boş dönen filmden akılda kalan başarılı oyuncu kadrosu oluyor.

 

Michael Haneke’nin ‘Happy End’ ile Cannes’da yarışacağı ilan edilince, akla gelen ilk soru Avusturyalı yönetmenin en büyük ödülü alıp, Cannes tarihinde üç Altın Palmiye sahibi ilk yönetmen olup olmayacağı idi.

Kariyeri boyunca burjuvazinin içinde yaşadığı açmazları didikleyip burjuvaziyi acımasızca eleştiren Haneke,  son filminde de bu alışkanlığını sürdürüyor.

Fransa’daki göçmenlerin İngiltere’ye geçiş noktası olan Calais’yi fon olarak kullanan Haneke, ‘Happy End’ ile sosyopolitik bir kontekste, Fransa’da çevirdiği ilk film olan ‘Code Inconnu’deki (2000) göçmen sorununu işleyen ikinci filmini yapıyor.

Calais’de muhteşem bir malikânede yaşayan milyarder inşaatçı bir burjuva aileyi tanıtmakla başlıyor film. Çok geçmeden ailenin tüm bireylerinin mutsuz ve sorunlu olduğunu görürüz. Ailenin 85 yaşındaki büyüğü Georges Laurent (Jean-Louis Trintignant) yaşama sevincini kaybetmiş, intihar meyillisi bir ihtiyar. Sorunlu karısını boşamış, yeni bir evlilik kurmasına rağmen gözü dışarıda, yeteneksiz oğlu Thomas’ı (Mathieu Kassovitz) metresinin varlığını keşfetmiş, 13 yaşındaki kızı ile başı derttedir. Eve (Fantine Harduin) adlı bu kız, depresif annesini uyku ilaçları ile öldürüp olaya intihar süsü vermiştir. Şirketi yöneten yeğeni Pierre (Franz Rogowski) ailedeki gerilime tahammülü olmayan zayıf iradeli bir erkektir.

Ailenin temel direği, bütün gedikleri kapatmaya koşan, aile şirketi hisselerini bir İngiliz şirketine pazarlamakta olan abla Anne’dir. (ısabelle Huppert)

FİLMİN KEŞFİ 12 YAŞINDAKİ FANTİNE

Bu Kuzey Fransa burjuva ailesini Haneke, intiharın eşiğindeki bir aile olarak sunuyor.

Günümüz insanının sosyal ilişki kurmada zorlandığını söyleyen Haneke, “Filmimin konusu otizmdir” diyor.

Evlerine birkaç kilometre mesafedeki toplama kamplarında yaşayan çaresiz göçmenlere tamamen ilgisiz davranan Laurent ailesinin tek duyarlı bireyi genç Pierre’dir. Kendisi filmin final sahnesindeki görkemli davete, civardan topladığı gariban göçmenleri getirince aile efradı büyük bir şok yaşayacaklardır.

Yaşadığı topluma, üç maymunları oynayarak, sağır, dilsiz ve kör gibi davranan bir aile üzerinden Haneke insanları huzursuz eden sinemasının yeni bir örneğini vermektedir.

Tekinsiz, dengesiz, sapık ruhlu, çizgi dışı kahramanlar yaratmaktan yorulmayan Haneke, ‘Happy End’de sarışın, melek yüzlü, 12 yaşındaki Eve karakteriyle, babasının terk ettiği, nörastenik annesinin acılarına son vermek için küçük dozlarla zehirleyen, dedesinin intiharını kolaylaştıran bir kız çocuğu yaratmıştır.

Mesafeli, sert, rahatsız edici, buz gibi soğuk sinema diliyle Avusturyalı usta ‘Happy End’de de modern toplumdaki insanların bunalımlarını çıplak bir gerçekçilikle sergilemeyi sürdürüyor.

Kariyeri boyunca ticari sinemanın kodlarına uymayı reddeden, inandığı değerlerden hiç ödün vermeyen Haneke’yi bazı eleştirmenler, bu özellikleriyle Robert Bresson ve Alfred Hitchcock’a yakın buluyorlar.

Eski filmlerinden referans verilecekse ‘Happy End’de, ailenin umutsuz vaka mirasçısı Pierre’i, ‘Ölümcül oyunlar/Funny Games’deki (1997) tatil evine davetsiz gelen iki gence benzetebiliriz. Şeytan ruhlu Eve’i ise ‘La Pianiste’ (2001) filminde yetenekli öğrencisinin palto cebine cam kırıkları koyan, Isabelle Huppert’in canlandırdığı piyano öğretmenini akla getiriyor.

‘Happy End’deki Kuzeyli burjuva aile, ‘Saklı/Caché’deki (2004) dışarıdan mükemmel görünen, steril, parlak, lekesiz aile reisinin (Daniel Auteuil) aslında göçmenlere karşı dışlayıcı, tahammülsüz, samimiyetsiz kişiliğini hatırlatıyor.

İNTİHARA MEYİLLİ BİR AİLE

Michael Haneke, eski başarılı filmlerine referanslar getiren ‘Happy End’de bazı şeyleri görmediğimizi, körleştiğimizi, altını çizerek iddia ediyor.

Ancak tekrarlara düştüğü için, eskisi kadar etkileyici olamıyor. Cannes’daki yarışma filmlerine not veren Screen International ve Film Français eleştirmenleri ‘Happy End’i vasat buldular.

‘Aşk/Amour’ filminin senaryosunu yazarken, özel hayatında yaşadığı bir deneyimden esinlendiğini anlatan Haneke, ‘Happy End’de çevresinde sadece kendi dertleriyle ilgilenen, sağır-dilsiz tavırlarıyla topluma duyarsız insanları anlatmak istediğini söylüyor.

Umutsuzluk teması etrafında dönen, modern toplumdaki iletişim eksikliğinin de altını çizen film ancak son yarım saatinde etkileyici olabiliyor.

Altın Palmiye Ödüllü ‘Aşk’ filminin iki oyuncusu, Jean-Louis Trintignant ile Isabelle Huppert, ‘Happy End’de yine baba-kız rolünü sürdürüyorlar. 2012 festivalinin jüri başkanı Nanni Moretti, ‘Aşk’ın aldığı ödülde Jean-Louis Trintignant’ın katkısının altını çiziyordu.

Altın Palmiye’li ‘Bir Kadınla Bir Erkek’ (1966) filminin oyuncusu Trintignant, üç yıl sonra Costa Gavras’ın ‘Z-Ölümsüz’ filmiyle En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanmıştı.

Cannes Film Festivali’nde jüri başkanlığı yapmış, 1978’de Claude Chabrol’un ‘Zehirli Çiçek/Violette Noziére’ filmiyle En İyi Kadın Oyuncu seçilmiş Isabelle Huppert, Michael Haneke ile olan ilk çalışması ‘Piyano Öğretmeni/La Pianiste’ (2001) ile Cannes’da bu ödülü ikinci kez kazanmıştı.

Huppert’in bilinen rahatlığıyla rolünün hakkını verdiği ‘Happy End’de öne çıkan çocuk oyuncu Fantine Harduin oldu. Melek yüzlü, katil ruhlu Eve’i canlandıran sarışın aktris, oynadığı sahnelerde deneyimli oyunculardan rol çalıyor.

Ünlü yönetmen- aktör Mathieu Kassovitz, aynen canlandırdığı Thomas gibi donuk, silik ve etkisiz.

Michael Haneke, Cannes’a bu yedinci gelişinden eli boş ayrıldı. İlk kez katıldığı 1997 festivalinde ‘Ölümcül Oyunlar/ Funny Games’ ile uluslararası bir şöhreti yakalayan Avusturyalı usta, 2000’de ‘Bilinmeyen Kod/Code Inconnu’ ile ülkesini temsil etti.

Kendisine Büyük Ödül’ü getiren ‘Piyano Öğretmeni/La Pianiste’ (2001), Benoit Magimel ile I. Huppert’i En İyi Erkek ve Kadın oyuncu yaptı.

2003’te ‘Kurdun Günü/Le Temps des Loups’ Cannes’da yarışma dışı gösterildi.

2005’te ‘Saklı/Caché’ Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) ve Ekümenik Ödüllerinden başka, Michael Haneke’ye En İyi Mizansen Ödülü’nü getirdi.

2009’da ‘Beyaz Bant/Das Weisse Band’, 2012’de ‘Aşk/Amour’, Haneke’yi çifte Altın Palmiyeli Yönetmenler kulübünün üyesi yaptı.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın