Godard ve Mayıs 68

Michel Hazanavicius’un ‘LE REDOUTABLE’ı Anne Wiazemsky’nin otobiyografik romanını perdeye aktarıyor

 

 

Michel Hazanavicius’un ‘Le Redoutable’ filmini izlerken, Mayıs 68’i Fransa’da ikinci kez yaşadım.

Film, Jean-Luc Godard’ın aktris Anne Wiazemsky ile 1967-79 yılları arasında yaşadığı evlilik hayatını anlatıyor.

Film, sanatçının kariyerindeki fiyaskolardan biri olan ‘Çinli Kız’ın çekim aşamasında başlıyor ve yarısına yakını Mayıs 1968 olayları arasında yaşananları anlatıyor.

Paris’te Nanterre’de başlayan öğrenci hareketlerine ateşli bir militan olarak destek verip katılan Jean-Luc Godard’ın, mayısın ilk günlerinde Cannes Film Festivali’ne kerhen (karısına uyarak) gittiğini anlatıyor film.

Festivalin yarıda kalmasında başı çeken yönetmen olarak, 18 Mayıs’ta kadife perdeye asılarak projeksiyonun başlamasına engel olduğu gün ben o salondaydım.

Carlos Saura’nın ‘Peppermint Frappe’ filmi bir türlü başlayamıyordu. Zira aralarında François Truffaut, Jacques Rivette, Claude Lelouche, Milos Forman, Roman Polanski, Louis Malle ve Godard’ın bulunduğu bir grup, Paris’te kan gövdeyi götürürken, Cannes’da bir şenliğin yapılmasını şiddetle protesto ediyordu. Nitekim perde açılmadı.

Son noktayı “1968 Festivalinin kapanışını ilan ediyorum’ diyen festival başkanı Favre Le Bret koymuştu.

ASOSYAL, ANTİPATİK, MEGALOMAN BİR KİŞİLİK

Michel Hazanavicius mart ayında Nanterre ve Sorbonne’daki öğrenci hareketlerine, sokak yürüyüşlerine ve çatışmalarına Jean- Luc Godard’ın desteğini kusursuz bir sinematografi eşliğinde etraflıca anlatıyor.

Cannes’da festivalin yarıda kalmasına birince derecede rol oynayan Jean-Luc Godard’ın katkısını senaryosunda işlemede işin kolayına kaçıyor.

Şöyle ki, olaylar Cannes’da Pierre Lazareffe’in evinde misafir kalan Anne Wiazemsky ve arkadaşlarının dinlemekte oldukları radyo haberleriyle anlatılıyor.

Cannes’ın sokaklarında yaşanan öğrenci yürüyüşleri, onlara destek veren yönetmenlerin yaptıkları ateşli toplantıların hiç biri filmde yok. Tarihe yarıda kalan festival olarak geçen bir olayın başkahramanı olan Godard’ın, o dönemde yaşadıklarını anlatmak gayesiyle yapılan bir filmde, olayı görüntülerle vermek yerine ajans haberleriyle geçiştirmek, kolaycılığına ve ucuzluğuna kaçmak Oscar’lı bir yönetmene yakışmadı.

France Soir’ın kurucusu, Elle’in yöneticisi, ‘Cherbourg Şemsiyeleri’nin yapımcısı, ünlü gazeteci Pierre Lazareffe’in evinde misafir kaldığında dahi, herkese tepeden bakan, küçümseyen, megaloman Godard kendisine (gıyabında da olsa) hakaret etmekten geri kalmıyor.

Festivalin yarıda kaldığı gün Fransa genel greve girdi. Uçakların, trenlerin grevine benzin istasyonlarının katılmasıyla, deposu dolu arabası olanlar hariç, Cannes’da hapis hayatı yaşadı. Filmde gördüğümüz kadarıyla Godard, karısı, Cannes yarışmasında filmi olan yönetmen arkadaşı Michel Cournot, günler süren bir arayıştan sonra buldukları benzinle Paris’e hareket edebiliyorlar.

Aynı kaderi paylaşan biri olarak Godard’dan daha becerikli çıktığımı söyleyebilirim. Ben ilk günden, taksi durağındaki tanıdık şoför Mösyö Georges sayesinde yola çıkıp Cenevre’ye ulaşabilmiştim.

BUGÜNÜN YAHUDİLERİ DÜNÜN NAZİLERİDİR

Film ‘Çinli Kız’ın çevrim aşamasında başlıyor. Yönetmen Godard, kendisinden 20 yaş küçük oyuncusu Anne Wiazemsky’ye âşık olur. Zaten Hazanavicius filminin senaryosunu Wiazemsky’nin ‘Un An Aprés’ adlı otobiyografik romanına dayanarak yazdı.

Filmden sonra evlenen ikili, ‘Weekend’, ‘Sympathy For the Devil’ ve ‘Tout Va Bien’ filmlerinde beraber çalıştılar, 68 olaylarını birlikte yaşayıp 1979’da boşandılar.

Filmin en çarpıcı sekanslarının birinde, üniversitede toplanan gençlere katılan, destekleyici konuşmaları çılgınca alkışlanan Jean-Luc Godard’ı, olayların sonucu De Gaulle’un istifasından sonra, zafer sarhoşluğu içinde yaptığı konuşmada, çizmeyi aşıp, maksadını aşarken görüyoruz.

Nanterre’de 68 Mayıs sonrası, Filistinlilerin hakkını koruma adına yaptığı bu konuşmada, Godard “Bugünün Yahudileri dünün Nazileridir” diyordu.

Alkışlanmaya, tasvip görmeye alışık Godard, öğrencilerin dinmeyen protestoları, yuhalamaları ve mikrofonu elinden almalarından sonra salondan çıkmak zorunda kalıyor.

Yeni Dalga Akımı’nın kuramcısı, önde gelen temsilcisi, eski Cahiers du Cinema eleştirmeni, ‘Nefes Nefese/ A Bout de Souffle’ (1960), ‘Çılgın Pierrot/Pierrot le Fou’ (1965), ‘Alphaville’ (1965) ve ‘Hayatını Yaşamak/ Vivre sa Vie’ (1962) başyapıtlarının yaratıcısı, 1930 Paris doğumlu Jean-Luc Godard sinema tarihinin en tartışmalı yönetmenlerinden biridir.

İtici, bencil, antipatik, asosyal kişiliğiyle, dava arkadaşları dahil, çevresini sürekli kırmış, herkese tepeden bakan megalomanisiyle, Leman Gölünün kıyısındaki Rolle kasabasında, herkesten uzak bir hayata mahkum olmuştur.

Doktor bir babanın oğlu olan Jean-Luc, Fransa’da Monod adlı bir bankanın sahibesi olan annesi sayesinde hayatının hiçbir döneminde maddi sıkıntı yaşamamıştır. ‘Çılgın Pierrot’yu canlandıran Jean Paul Belmondo ile filmin çevrimi sırasında, ‘Dedektif’ filminin aktörü Johnny Hallyday ile yumruk yumruğa kavga etmiştir.

2014 Cannes Film Festivali jürisinin ‘Adieu Au Langage’ filmi için kendisine verdiği ödülü almaya gelmemişti. Hâlbuki o ödül Cannes’da sekiz kez yarışan Godard’a verilen tek ödüldü.

FİLM GODARD’A GÖRE SAÇMA BİR PROJE

Godard’ın tutarsız kişiliğinin son örneğine bu yıl Cannes’da yarışma dışı gösterilen ‘Yüzler, Köyler/ Visages, Villages’ filminin final sahnesinde tanık olduk.

Agnes Varda’nın genç fotoğraf sanatçısı JR ile birlikte yaptıkları görkemli belgeselin son sahnesi, Jean-Luc Godard’ın verdiği randevu ile, Rolle’de çekilecektir.

Fransa’dan İsviçre’deki kasabaya giden ikili, kapı-duvar ıssız bir evle karşı karşıya kalırlar. Godard, randevusunu iptal ettiğini bildirmeden, 89 yaşındaki bir meslektaşını ayağına kadar getirdiğinde orada bulunmayacak kadar vefasız bir kişiliğe sahiptir. Üstelik Varda, Godard’In Yeni Dalga Akımı’ndaki dava arkadaşı, merhum yönetmen Jacques Démy’nin dul eşidir.

Godard’ın huyunu bilen Varda hiç şaşırmaz. “Onun adı Jean-Luc Godard’dır. İstediğini yapmakta serbesttir. Ona kızılmaz”der.

Michel Hazanavicius’un ‘Le Redoutable’ filminde şöyle bir sahne var: 1968 Cannes Film Festivali’nin yarıda kalmasıyla Jean-Luc Godard ve çevresi arabayla Paris’e dönmektedir. Godard herkesi fırçalamakta sınır tanımamaktadır. Cannes’da yarışmaya seçilen filmi ‘Les Gauloises Bleues’ gösterilemediği için mutsuz olduğunu söyleyen yönetmen Michel Cournot’yu Godard tersler: “Zaten filmin matah bir şey değildi”. Meslektaşının huyunu bilen Cournot yutkunur, sesini çıkaramaz.

Michel Hazanavicius filminin basın konferansında: “Jean-Luc Godard’a senaryomu yollamış, filmin tamamlandığında bir projeksiyonda birlikte izlemeye davet etmiştim. Cevap alamadım. Zaten beklemiyordum!” dedi.

‘Le Redoutable’ için hazırlanan fragmanda Godard şu sıfatlar ile tanımlanıyor:  “Dahi- devrimci-parlak- guru- mağrur- karizmatik- maestro- şaşırtıcı- esrarengiz- solcu- mitik- sınıflandırılamayan- politik- nefret edilen”.

Filmde Godard’ın oyuncuları hakkında neler düşündüğünü öğreniyoruz: “Gerçek aktörlerin pislik olduğunu düşünüyorum. Onları küçümsüyorum. Onlara ağlamalarını söyle, ağlarlar, gülmelerini söyle, gülerler. Ne yapmalarını istersem, yaparlar. Saçma. Onlar özgür insanlar değiller”.

Godard’ı canlandırmak için Louis Garell’den daha iyi bir tercih yapılamazdı. Özel hayatı Godard kadar negatif unsurlar barındıran Garell’e bu rol eldiven gibi uymuş. Herkesi küçümseyen benmerkezci kişiliği yansıtmada, karakteristik sesini taklit etmede Garell son derece başarılı.

Louis Garell’in gür saçlarını tıraşlayarak Godard’a ikizi gibi benzeten makyaj ustası, başarılı fotoğraf çalışmalarıyla görüntü yönetmeni Guillaume Schiffman, Anne Wiazemsky’yi canlandıran (Lars Von Trier’in İtiraf’taki oyuncusu) Stacy Martin, Michel Cournot’yu oynayan Gregory Gadebois filmin artıları arasında.

Michel Hazanavicius’a gelince 1967 Paris doğumlu, Yahudi kökenli bir Litvanya ailesinin oğlu olan senaryo yazarı-yapımcı-yönetmen, 2011 yılında yaptığı ‘Artist’ ile En İyi Yönetmen Oscar Ödülü’nü kazandı.

Filmi, sesli sinema döneminin En İyi Film Oscar Ödülü’nü alan ilk film oldu. Oyuncusu Jean Dujardin’i En İyi Aktör, kostüm tasarımcısı Mark Bridges ve müzik partisyonunu hazırlayan Ludovic Bource’u Oscar sahibi yaptı.

Jean Dujardin Cannes Film Festivali’nin de En İyi Erkek Oyuncusu seçildi. ‘Artist’in sağladığı prestijin mirasını Michel Hazanavicius hızla tüketiyor.

Üç yıl aradan sonra yaptığı ‘Arayış/ The Search’ Cannes’da dereceye girmedi, eleştirmenleri tatmin etmedi. Aynı akıbeti paylaşan ‘Le Redoutable’, Screen International ve Film Français dergilerinin uluslararası eleştirmenlerden oluşan jürisinden en düşük notu alan yarışma filmi oldu. Filmi ödül listesine girmeye layık bulan eleştirmen çıkmadı.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın