Kağnıda taşınan hayaller

Malatya’da, uçak şeklindeki mezar taşının üstünde şu yazılıdır: “İzollu Paşa oğlu Nevzat, Ruhuna Fatiha, 1927 – 1942”. Sancaktar mezarlığında yatan Nevzat on beş yaşındadır. Mezar taşı çocuğun babası tarafından Gaziantep’te yaptırılarak getirilir Malatya’ya… Nevzat Çetinkaya pilot olma heveslisi bir çocuktur. Evlerinin damından komşu evin damına atlarken sürekli olarak “Ben böyle uçacağım, pilot olacağım” demektedir.

Bir gün, pilot olma hayaliyle damdan dama atlarken iki ev arasındaki boşluğa düşer Nevzat… Ağrılar içinde bir kaç gün evde yatar. Hastaneye götürüldüğünde apandisitinin patladığı anlaşılır ama ne yazık ki çok geç kalınmıştır. Babası, hayali gerçekleşsin diye pervaneli bir uçak şeklindeki anıt mezarın içine koyar pilot oğlunu…

Malatya’da bir çocuğun Cumhuriyet’in ilk yıllarında pilot olma hayali kurmasını, 1923 devriminin Anadolu’ya kazandırdığı aydınlanma ışığının altında değerlendirmeliyiz. Havacılık öylesine önemseniyordu ki o yıllarda, Mustafa İşlekel Edirne’deki Selimiye Camii’nin minareleri arasına Ramazan ayında uçak resimli mahyalar asıyordu.

İşin aslını ararsanız her şey, 1922 yılında, uzaylıların görünmesiyle başlar! Nasıl mı? Nazım Hikmet’in dizeleriyle başlıyor öykümüz:

“Ayın altında kağnılar gidiyordu./ Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru./ Toprak öyle bitmez tükenmez,/ dağlar öyle uzakta,/

sanki gidenler hiçbir zaman/ hiçbir menzile erişmeyecekti./ Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle./ Ve onlar/ ayın altında dönen ilk tekerlekti./ Ayın altında öküzler/ başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi/ufacık, kısacıktılar,/ ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında”.

Nazım Hikmet,  Kuvayı Milliye şiirinde uzaylılara benzetmiş olsa da kağnılar, Hitit kabartmalarında karşımıza çıkacak kadar bu topraklarda eskidirler. Bağımsızlık için yola koyulan Anadolu halkı cephaneyi ve hayallerini kağnılara koyarak işgale karşı direnenlerin yanına, cepheye taşımıştır. Önde öküz gidiyordu ve kağnıların arkasında yürüyenler hayvanın pisliğine basıyorlardı; çoğunun ayakkabısı bile yoktu ya da ayaklarındakilere ayakkabı denmezdi…

Özgürlüğüne kağnılarla ulaşan bir halk kırk yıl sonra ‘Devrim’ adında otomobil yapacaktır! Uygarlık tarihinde, sanayide geri kaldığı için bağımsızlık savaşında cephaneyi kağnılarla taşımak zorunda kalan ve kırk yıl sonra da fabrikasında otomobil üretecek kadar ileri bir seviyeye yükselen kaç ülke vardır?

Oysa bu soru çok yanlıştır! Cumhuriyet’in bilim alanında kazandırdığı ilerleme Devrim arabalarıyla ölçülemez.

Doğru soru şudur: Kağnılarla kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’nde, 1950’li yıllara kadar kaç uçak üretilmiştir?

Yanıtı, Malatya’da bir çocuğun uçak şeklindeki mezar taşının üstünde yazılı olan ‘1927-1942’ yıllarına yakın tarihler arasında verelim; Sadece Kayseri uçak fabrikasında 1926-1944 yılları arasında yedi ayrı tipte 212 uçak yapılmıştır! Nuri Demirağ’ın, Kayseri’de olduğu gibi yerli mühendis ve işçilerle yaptığı ilk yolcu uçağımız ‘Nu.D-38’, 1941 yılının Ağustos ayında İstanbul’dan Demirağ’ın doğduğu Sivas’ın Divriği ilçesine uçmuştur.

Cumhuriyet’in yetiştirdiği uçak mühendislerimizden Selahattin Reşit Alan, Fransa’da eğitimini tamamladıktan sonra geri döner ve Eskişehir Tayyare Tamir Fabrikası’nda göreve başlar. Alan’ın tasarlayıp ürettiği ‘MMV-1’ eğitim ve keşif uçağı 1932 yılının ekim ayında tecrübe uçuşlarını başarıyla tamamlar. Bu uçak, Cumhuriyet’in kuruluşuna taşınan hayaller için çok önemlidir. Çünkü Selahattin Reşit Alan’ın uçağının üstünde kağnı resmi vardır!

Şimdi düşünelim, uygarlık tarihinde işgale karşı direnmek için cephaneyi taşıdığı kağnıları on yıl sonra, evet sadece on yıl sonra yaptığı uçağa resmedip gökyüzünün maviliğine, bulutların beyazlığına taşımayı başaran kaç millet vardır?

Hep söylediğim gibi, hiç bir milletin tarihi sütten çıkmış ak kaşık değildir. Ama 2000’li yıllarda kimilerinin kötülemeye, dünyanın en kirli dönemlerinden biri olarak göstermeye çalıştığı 1930’ların Türkiye’si, kağnıların ardında yürüyenlerin çocuklarının, anne ve babalarının hayallerini taşındığı o ilkel aracı gökyüzüne çıkardığı yıllardır!

1930’lu yıllara sürekli olarak saldırma hastalığının nedeni de, bir hafıza kaybı yaratılıp, Alzheimer hastalığına yakalanan ülkeyi Ortadoğu’nu kum fırtınalarına çekerek, önünü göremez bir haldeyken parçalama politikalarından başka bir şey değildir. Oysa kağnıların taşıdığı Anadolu’nun bir arada yaşama kültürüdür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün, Çankaya’daki köşkünde bulunan çalışma masasının arkasında İbrahim Çallı’nın bir tablosu asılıdır.

Odaya girenler, Cumhurbaşkanı’nı, kağnı resminin önünde okuduğu kitaplardan notlar alırken görürler…

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın