Dünden bugüne Fani Hodara

Bugüne kadar uluslararası birçok başarıya imza atan Besteci /Piyanist Fani Hodara, son olarak yönetmenliğini Levent Özdemir’in yaptığı Rus’un Oyunu Filmine yaptığı müzikle dikkatleri çekti. Hodara ile dünden bugüne müzik yaşamını konuştuk.

 Seni tanıdığım ortaokul yıllarından beri müzik ve özellikle piyano ile ilgileniyorsun. Müzik hayatına ne zaman başladın?

4-5 yaşlarında piyano çalmaya başladım. İlerleyen yıllarda, başta Ferdi Statser olmak üzere önemli piyano ustalarından ders aldım. O dönemde, mutlaka konservatuara gitmem gerektiği söylendiği halde, özgürlüğüme düşkün, yaramaz bir çocuk olduğum için, bu fikre karşı geldim. Rahmetli annem ve babam, 13 yaşlarında iken konservatuara gitmem için tekrar beni yüreklendirdiler. Fakat ben özel dersler almayı tercih ettim. Her dinlediğim melodiyi anında akortlarıyla piyanoda çalabiliyordum. Beni dinlemeye gelen kayda değer hocalar bu duruma çok şaşırdılar: “Kulak müthiş ama teknik de lazım” dediler.

 Süher - Güner Pekinel Kardeşlerle ne zaman tanıştın?

Nişantaşı’nda oturduğumuz sokakta, Süher - Güher Pekinel Kardeşler komşularımızdı ve biz çok yakın arkadaş olduk. Onlar iki deha idi. 12 – 13 yaşlarında, haftanın 2-3 akşamı bana gelirlerdi. Biraz sohbetin ardından hemen piyanoya otururlardı. Çok güzel bir Alman piyanom vardı: Consol. O piyano ile Chopin çalmaya başlarlardı. Ben de hayran hayran dinler, sonra aynı parçayı tıpkı onlar gibi çalardım.

Hayretler içinde beni izlerlerdi. Nota bilmeden çalardım. 

 Ne zaman beste yapmaya başladın?

22 yaşımda notaları öğrenmek için ders almıştım. Piyano aşkım o kadar büyüktü ki, öğrendiğim notalarla doğaçlamalar yapmaya ve teybe kaydetmeye başladım. Hayatımın ilk bestesini yaptığım geceyi hiç unutmam. Onun yeri benim için apayrıdır.

Tüm klasikleri, güncel melodileri, klasikten çok new age tarzı çalardım. İlk bestemi rahmetli ünlü aranjör, müzisyen ve kompozitör Buğra Uğur’a dinlettim. Parçamı olağanüstü buldu ve söz yazmamı istedi. Söz yazdıktan sonra beni Figen Çakmak’la tanıştırdı. Büyük bir müzisyen ve söz yazarı olan Çakmak, festival düzenleyen tek kadındır. İlk tanışmamızdan elektriğimiz tuttu; o da bestemi çok beğendi. Figen Çakmak yakın zamanda Pamukkale’de uluslararası bir müzik festivali ve yarışması olduğunu söyleyerek katılmamı istedi. Buğra Uğur parçamı stüdyoda aranje etti ve yarışmaya katıldım. 1996’da ‘Fidof’ (Federation İnternational of World Festival) özel ödülünü kazandım. Sonra İrlanda’ya Kavan’a davet edildim. Kavan’da Türkiye’yi temsil ederek ‘En İyi Performans Solist’ Ödülü ile ‘En İyi Özel Jüri’ Ödülünü aldım. Bestenin yarısı Türkçe yarısı İngilizce söylendi. 1998’de Los Angeles’e gittim. ‘Come my Friend’ adlı ikinci bestemle Los Angeles’te dördüncü oldum. Bestem, 500 eser içinde dünya dördüncüsü seçildi.

 Gerçekten büyük bir başarı dünya dördüncüsü olmak. Bu başarı müzik hayatında yeni kapılar açtı mı?

En ünlü on bestecinin CD’lerinin dördüncü sırasında benim bestem yer aldı. Fransa, Cannes Midden Fuarı’nda halka tanıtılarak prömiyeri yapıldı. Birçok televizyon röportajına çıktım. Birçok ünlünün yer aldığı festivallere yöneldim.  Türkiye’yi dış ülkelerde tanıtmak misyonum oldu. Bu misyondan çok büyük bir gurur ve onur duydum.

Los Angeles’ta, Cumhuriyet’in 75. yılını kutlamak için yapılan önemli bir geceye, ekibimle birlikte davet edildik. İnanır mısınız, sabah 7’de kalkıp, kutlamanın yapılacağı salondaki tüm vazolara teker teker Türk bayrağı koydum. Salona da büyük bir Atatürk posteri astım. Büyükelçilerin, konsolosların katıldığı böyle bir gecede yer almak tarif edilemez bir duyguydu.

Daha sonra 2002 yılında Eurovision hayalim gerçekleşti. İnanıyorum ki, insan çok istediği bir şeye odaklanırsa eninde sonunda başarır. İki yıl sonra TRT’de tanıdığım biri aracılığıyla Eurovision’a katılma teklifi geldi.

Yarışma için ‘Leylaklar Soldu Kalbimde’ adlı şarkımı besteledim. Aslında şarkıyı Tarkan için bestelemiştim. Ünlü aranjörlerden Selim Çaldıran’la parçanın aranjmanını yaptık. Eşim Sami Bey’in de şarkıya büyük katkıları oldu; sözlerin bir bölümünü o yazdı, şarkının adını o koydu.

İki gece stüdyoda sabahladık. Ocak ayında, karlı bir kış günü Ankara’da TRT’ye bestemi teslim ettik. O dönemde sevgili annem ölüm döşeğindeydi. Hayatta bazen sevinç ve üzüntü bir araya gelir ve paradoks oluşturur.

Kazandığımı ağabeyim arayarak haber verdi. 200 kişi içinde ilk beşe girmiştim. Camları açtım ve sevinçten bağırmaya başladım. Ankara’da büyük bir otelde canlı yayında beş finalist yarıştık. Şarkıyı üç vokalistle Buket Bengisu söyledi. Kızlar muazzam bir performans gösterdi. Hepsine kapı açtım sayılır, ne mutlu bana!

Birinci olarak Estonya’da Türkiye’yi temsil ettim. 13. olduk. Bu sayede Türkiye bir yıl sonra da Eurovision’a katılma şansı elde etti ve Sertap Erener Eurovision birincisi oldu. 2009’da Malta’da  ‘Uluslararası Golden Cross’ Müzik Yarışmasında ‘Alone’ şarkısıyla birinci oldum ve Grand Prix aldım. Bu da benim için çok kıymetli. Basın oldukça yer verdi.

Sonra Bulgaristan’nın Varna kentinde ‘Call Me’ adlı bestemle, Discovery Festivali’nde en iyi ‘Varna Radyo ve Televizyon’ Ödülünü kazandım.

Son olarak da geçen yıl haziran ayında, Napoli’de  ‘International Festival of Young Talents’ yarışmasında birinci oldum.

 Şu anda aktif olarak neler yapıyorsun?

Halen gösterimde olan ‘Rus’un Oyunu’ adlı filmin müziklerini yaptım. Yönetmen Levent Özdemir imzalı, Türk sinemasında çığır açabilecek nitelikte ilk Türk filmidir ki; hem Moskova, hem Hong Kong hem de İstanbul’da çekimleri gerçekleştirildi ve konusu da çok güncel bir yaraya basmakta: Şiddet ve taciz. Seyredenlerin ve medyanın tepkisi, özellikle de müziklerime, çok olumlu oldu.

  Filmdeki müzik başarın, gelecek filimler için bir ayak oluşturur mu?

 

‘Rus’un Oyunu’, 8.5 puan aldı; yarışmalara katılması düşünülüyor.  Benim niyetim de kısa filmler, belgeseller yapabilmek.

Rus’un Oyunu yönetmenimizin ilk filmi. Kendisi aynı zamanda ünlü bir fotoğrafçı ve reklamcı. Benim de ilk film müziğim. Gala gecesi çok muhteşemdi, 800 kişi vardı. Film, ‘Gece’ isimli parçam ile bitiyor ki oldukça dokunaklı bir beste.

Şimdi, yurt içi ve yurt dışı bağlantılı büyük proje ve teklifler var. Çocuklara hitap eden ‘Sevgi Köprüsü- Bridge of Love’ adında bir bestem var. Bu şarkım da çok olumlu puan aldı.

Bunu sosyal dayanışma projelerinde kullanmayı düşünüyorum Türkiye’de. Bunlardan biri de Unicef.

Nefesimi besleyen en büyük oksijen müziktir. Müzik milletlerarası, insanlar arası tek barış ve sevgi köprüsüdür. Sanat insanları ayakta tutar. Tek masum kalan ve bizi birbirimize kenetleyen en önemli olgu sanattır.

 Bir müzisyen olarak, beste yapmak zor mu?

Bu soruyu bana çok kişi sordu. Çok enteresan, ben kolay beste yapıyorum. İçimden o kadar melodi ve müzik fışkırıyor ki… Rahmetli Melih Kibar bana, “sen melodi fabrikasısın” demişti.

Ne zaman ilham geleceği belli olmaz ama sık sık ‘gece’ kelimesi geçer şarkılarımda. Çünkü gece, insanın ruhunun dinlendiği bir günün sessiz ve gizemli bölümüdür.

 Bir müzisyenin ilham kaynağı nelerdir?

Sevgi ve aşk… Kime, neye hiç farketmez. Sevgi ve aşkı içinde hisseden insan çok güzel melodiler üretir. İyi bir müzisyen olmanın o kadar değişik tarifleri var ki… Müzisyen yaptığı her işe kesinlikle ruh katmalı diye düşünüyorum.

 Başka söylemek istediğin bir şey var mı?

Hayat bir sahne ve siyah beyaz bir tual. Hepimizin eline renkli boyalar verilmiş. Kalbimizde yaşam sevinci, insan, doğa sevgisi ve aşk oldukça varoluruz. Müzik de tüm bu duyguların dışa vurumudur.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın