İki anneli çocuk

‘Çocuğu doğuran mı, büyüten mi gerçek annedir?’ ‘Issız adada hayat’ ı temalı Hayat Işığım adlı film beklentileri karşılamayan bir melodram

İki anneli çocuk

‘Çocuğu doğuran mı, büyüten mi gerçek annedir’ sorusunu soran film, ıssız bir adada geçen konusuyla genç bir çiftin yaşadığı ikileme odaklanıyor. Üç çocuğunu düşüren bir kadın, adaya sürüklenen bir sandaldan çıkan bir bebekle annelik özlemini gidermeye çalışırken, onurlu bir adam olan kocası, gerçekler ortaya çıkmaya başlayınca hatadan dönmenin doğru olacağına kanaat getirir. ‘Aşk ve Küller’ filmiyle sivrilen Derek Gianfrance, ısmarlama olduğunu akla getiren bu projede, karakter tahlillerini iyi yapmayan, boşluklar barındıran senaryosuyla, eski moda bir hikâyeden doyurucu bir film çıkaramıyor.

Altı yıl önce ‘Aşk ve Küller / Blue Valentine’ filmiyle kendinden söz ettiren Amerikalı yönetmen Derek Gianfrance, son filmi ‘Hayat Işığım / The Light Between Oceans’ ile beklentileri karşılayamayan bir melodrama imza atmış.

‘Geçmişten gelen sır’ temalı ‘Aşk ve Küller’ ile adını umut vaat eden yönetmenler arasına yazdıran Derek Gianfrance, 2012’deki ‘Babadan Oğula / The Place Beyond The Pins’ ile hayal kırıklığı yaşatmıştı.

Konusu Avustralya açıklarında ıssız bir adada geçen ‘Hayat Işığım’ın senaryosunu D. Gianfrance, M.L. Steadman’ın çok satan romanından uyarlamış.

I.Dünya Savaşı’nda geçirdiği zorlu dört yıldan sonra, ülkesi Avustralya’ya dönen ve kıyıdan yarım gün uzaklıktaki Janus Kayası’ndaki deniz fenerinde bekçi olarak çalışmaya başlayan Tom’un (Michael Fassbender), hayatına bir kadın girmesiyle, ilk önceleri mutlu bir yaşam sürmesini, sonra bir olayla hayatının kâbusa dönüşmesini anlatıyor film.

Film konusu deniz fenerinde geçen filmlerin başyapıtı, Thomas Hardy’nin romanından David Lean’in 1970 yılında sinemaya uyarladığı ‘İrlanda’lı Kız / Ryan’s Daughter’ı akla getiriyor.

Denizin iki sevgiliyi ayırdığı, deniz ortasındaki petrol arama platformunda çalışan Tom’a âşık olan çocuk ruhlu Bess’in yürek parçalayıcı dramını anlatan ‘Dalgaları Aşmak / Breaking The Waves’ 1996 Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazanmıştı.

Tabii ki bu iki yönetmenin yaratıcılık dehasının çok uzağında bulunan Derek Gianfrance’ın benzer konulu bir edebiyat uyarlaması olan ‘Hayat Işığım’ ile kariyerinin parlak bir filmine imza attığını söylemek güç.

Film, çok sevdiği karısının zaafları karşısında yanlış yapmaya zorlanan, ancak onur sahibi olduğu için bu hatadan dönmek isteyen bir erkek ile annelik özlemini gidermek için kocasını suça teşvik eden bir kadının yaşadığı ikilemi inceleme konusu ediyor.

Ancak Derek Gianfrance, ısmarlama olduğunu akla getiren projede, karakter tahlillerini iyi yapmayan, boşluklar barındıran senaryosunda, eski moda bir hikâyeden doyurucu bir film çıkaramıyor.

ÜÇ ÇOCUK DÜŞÜREN ANNE VE ONURLU KOCASI

Konuya dönecek olursak, asosyal bir adam gibi gözüken Tom’un ıssız bir adadaki yalnızlığının uzun sürmeyeceğini görürüz. Kasabada tanıştığı, savaşta kaybettiği iki ağabeyinin yasını tutan genç, cesur ve sevgi dolu İsabel (Alicia Vikander) ile evlenen Tom, savaş sonrası bunalımını, travmasını yeni hayat arkadaşı ile birlikte atlatmaya çalışır.

Yıldızlar, dalgalar ve rüzgârın sesinden başka hiç bir şeyin olmadığı iki kişilik dünyalarında, İsabel’in bebeğini düşürmesi ile büyük bir acı yaşarlar.

Üç yılın ve üç düşüğün ardından, bir gün denizden gelen bir bebeğin ağlamalarını duyarlar. Genç bir adamın cesedinin ve bir bebeğin içinde bulunduğu sandal adanın kıyısına sürüklenmiştir.

Çocuk özlemiyle yanıp tutuşan İsabel, dualarının Tanrı tarafından kabul edildiğini düşünerek, kocasının durumu rapor etmesini engeller.

Yüreklerinin sesini dinleyip bu üç aylık bebeği sahiplenip, bundan kimseye bahsetmemeye karar verirler. Yıllar sonra gerçekler ortaya çıkmaya başlayınca, aldıkları kararın hiç beklemedikleri sonuçları olduğu gerçeği ile yüz yüze gelirler.

Bebeğin gerçek annesini (Rachel Weisz) tesadüfen tanıyan Tom, ahlaki yükümlülüklerinden kaçmanın zorluğuna kanaat getirip harekete geçer.

Karadan yarım gün uzaklıktaki ıssız adaya, yolda ölen babasıyla gelen bebek olayı senaryoda iyi işlenmediği için inandırıcılıktan yoksun kalıyor.

Görüntü yönetmeni Avustralyalı Adam Arpakaw, ıssız adayı ve doğayı başarılı şekilde kullanan fotoğraflarıyla, yönetmene destek oluyor. Üç ünlü oyuncunun başı çektiği kadronun çabası filmi kurtarmaya yetmiyor.

Son Oscar Ödüllerinde ‘Danimarkalı Kız’daki olağanüstü performansı ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu seçilen Alicia Vikander, filmde hayat arkadaşı Michael Fassbender ile başrolleri paylaşırken, Rachel Weisz bebeğin annesi olarak filmin ikinci yarısında karşımıza çıkıyor.

 

YENİ BİR BABA KIZ YAKINLAŞMASI: KAN BAĞI

Kariyerini Hollywood’da sürdüren Fransız yönetmen Jean François Richet, son filmi ‘Kan Bağı / Blood Father’da, yılın moda konularından baba-kız ilişkisini işliyor.

Bu yıl Cannes Film Festivali’nin en çok beğenilen filmlerinden biri olan ‘Toni Erdmann’da genç kadın yönetmen Maren Ade, yüreklere hitap eden bir baba-kız yakınlaşmasını anlatmıştı.

Cezasını çekmiş eski bir suçlu olarak, alkole olan bağımlılığını yenerek, beladan uzak kalmaya çalışan serseri ruhlu John Link’in (Mel Gibson), bir cinayet olayına karışan kızını korumaya çalışmasını anlatan ‘Kan Bağı’, duygusal tonları da ihmal etmeyen bir aksiyon - suç filmi.

Uyuşturucu çeteleri arasındaki bir hesaplaşmada, Meksikalı sevgilisini (Diego Luna) öldürmek zorunda kalan, annesiz - babasız büyüyen Lydia (Erin Moriarty) çareyi uzun yıllardır görmediği babasına sığınmakta bulur.

Hayatını dövme yaparak kazanmaya çalışan John, başı belada olan kızını korumak için, silahlardan ve çatışmadan uzak yaşamaya yeminli iken, azılı katillerin çetesiyle ölümcül bir mücadeleye giriyor.

John, uzun yıllar ihmal ettiği, ilgilenmediği kızını bir uyuşturucu kartelinin intikamından korumak için, eski günlerine dönerek silaha sarılır. Bir baba olduğunu hatırlayan John, kızıyla arasında açılan mesafeyi kapamaya ve onu hayatta tutmaya çalışacaktır.

Sam Peckinpah’ın filmlerini akla getiren, yoğun bir şiddet ortamında kalan baba ile kızın ilişkisi, filmde inandırıcı ve abartıdan uzak bir tonla işleniyor.

50 yaşındaki Jean-François Richet, suç dünyasına karşı olan zaafını, ülkesinde çektiği Jacques Mesrine’i anlattığı iki filmle göstermişti. Fransız suç tarihinin en ünlü isimlerinden, ‘Halk Düşmanı’ lakaplı Mesrine’i işleyen filmlerin ilki ‘Ölüm Duygusu / L’İnstinct de Mort’, ikincisi ‘1No’lu Halk Düşmanı / L’Enemi Public No:1’idi (2008).

Richet’in Hollywood’daki ilk filmi ‘Bakın / Assault on Precinct 13’ (2005) bir John Carpenter filminin yeniden çevrimi idi. Geçen yıl ülkesinde çevirdiği ‘Un Moment d’Egarament)’ Claude Berri’nin ünlü filminin yeni versiyonuydu.

Erkek arkadaşının yüzünden başını uyuşturucu çeteleriyle belaya sokan, serseri ruhlu 17 yaşındaki kızını korumaya çalışan John, yıllar önce yaptığı hataları düzeltme şansını iyi kullanmaya kararlıdır.

Artık kızını öldürmeye çalışan azılı katillerden korumak için, suç dünyasındaki dostlarından da yardım alarak, elinden geleni yapacaktır.

Yönetmen Richet, araba ve motosiklet takip sahnelerindeki etkileyici mizanseniyle, aksiyon türündeki ustalığını kanıtlıyor. Tabii ki 1 numaralı yardımcısı, 60 yaşına gelmesine rağmen Mad Max’teki formunu muhafaza eden, New York doğumlu, Avustralyalı aktör Mel Gibson oluyor.

Kızını oynayan Erin Moriarty, dev bir aktörün yanında ezilmeyen, ustalığını kanıtlayan genç bir aktris. Yan rollerde William H. Macy, her zamanki rahatlığıyla, dikkati çekiyor. 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın