Yılın sinema trendleri -2

Bu yılın gözde sinema trendleri arasında, baba-kız ilişkileri, aile içi sorunlar ve seks var.

Yılın sinema trendlerini inceleme konusu ettiğimiz geçen haftaki ilk yazıda, sosyal rahatsızlıkları, göçmenleri anlatan filmlerden bahsetmiştik. Aile içi iletişim sıkıntıları, kadın, baba-kız ve anne- kız ilişkileri gibi, yılın diğer sinema trendlerinin analizi bu haftaya kaldı. Tarihi gerçeklerden yola çıkan sinemacılar ise tarihin günümüze etkilerini inceleyen filmleri yapmayı sürdürüyorlar. Her yıl sinema trendlerinin değişmez favorisi ‘seks’ 2016’da da tahtını kimselere kaptırmıyor. Heteroseksüel ilişkilerin yanında eşcinsel ilişkilere yer veren iddialı filmler bu yıl da moda.

 

Yılın sinema trendlerini inceleme konusu ettiğimiz yazıların ilkinde, günümüzün değişik toplumlarının sorunlarını işleyen, toplumsal mesajlar taşıyan filmlerden ve göçmen dramına odaklanan yapıtlardan söz etmiştik.

Aile içi iletişim sıkıntıları, kadın, baba-kız ve anne-kız ilişkileri gibi, yılın diğer sinema trendlerinin analizi ise bu haftaki yazımıza kalmıştı.

Sanatçı, yaşadığı toplumun sorunlarını dile getirme sorumluluğu taşır. Sinema düşünürlerinin, yaşadıkları toplumlarda hissettiklerini filmler aracılığı ile dile getirmeleri, aksaklıklara ayna tutmaları, sanatçı kişiliklerinin gereğidir.

Babalarının kızlarının hayatına (olumlu yönde) müdahale etmelerine odaklanan iki önemli film bu yıl Cannes Film Festivali’nde ilgi odağı oldu. Genç Alman yönetmen Maren Ade, özgün bir baba-kız öyküsüyle, Rumen Cristian Mingiu kızına iyi bir istikbal inşa etme peşindeki bir babanın yaşadıklarını anlatan filmiyle göz doldurdular.

Pedro Almadovar kadın portreleri çizmedeki hünerini, çizgi dışı bir anne-kız ilişkisini anlattığı filmde yineledi.


BABA-KIZ İLİŞKİLERİ

Baba-oğul sorunlarını ele alan filmlere alışık izleyiciler, bu yıl Cannes seçkisinde yer alan iki sağlam baba-kız ilişkilerini anlatan filme ilgi gösterdiler. Bunlardan ilki, değişik bir baba-kız yakınlaşmasına odaklanan yarışmadaki üç kadın yönetmenden biri olan, Maren Ade’nin ‘Toni Erdmann’ıydı.

Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği’nin (FIPRESCI) yılın en iyi filmi seçtiği ‘Toni Erdmann’, işkolik bir kadın yöneticinin, iletişimsizlik yaşadığı babasıyla, mutlu sonla neticelenen yakınlaşmasını anlatıyor.

Kocası da (Ulrich Kohler) yönetmen olan, ‘Berlin Okulu’ akımının önde gelen temsilcisi, 40 yaşındaki Maren Ade, özgün ve zeki tespitler barındıran senaryosuyla, son derece komik ve eğlendirici bir film yapmış.

Üç saate yakın uzunluğuna rağmen, baştan sona eksilmeyen bir ilgiyle seyredilen filmde, Maren Ade baba-kız ilişkileri üzerinden günümüzün sosyal hastalığı iletişimsizlik sorununa pratik çözümler üretiyor.

Romen Yeni Dalga Akımı’nın önde gelen temsilcisi, ‘4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ ile Altın Palmiye galibi Cristian Mingiu, ‘Mezuniyet/Bacalaureat’da bir babanın kızının istikbalini inşa etme endişelerinin yanında, yasak bir ilişki üzerinden aile kurumunu inceleme konusu ediyor.

‘Mezuniyet’, İngiltere’deki üniversite tahsili için burs kazanmayı amaçlayan lise son talebesi kızının yolda saldırıya uğraması üzerine, bir babanın forsunu kullanarak sınavlarda hile yapılması için çabalamasını anlatıyor.

Bu basit yolsuzluk örneği üzerinden Mingiu, Romanya toplumundaki yozlaşmayı otopsi masasına yatırıyor.

Film, ebeveynlerin çocuklarına söyledikleri ve onların kendilerini nasıl gördüklerini perdeye yansıtıyor. Mingiu, senaryosunda aile reisi ve baba statüsünü inceleme konusu ederken, kızına en iyi eğitim şartlarını sağlamaya çalışan babanın, yolsuzluk dâhil her çareye başvurabileceğinin altını çiziyor.

Film şu soruları soruyor: Çocuklarımıza nasıl bir gelecek hazırlamalıyız? Onlara dürüst olmanın prensiplerini mi aşılamalıyız, yoksa başarıya ulaşmak için her yolun mubah olduğunu mu söylemeliyiz? Onlara nasıl bir dünya inşa etmeliyiz? İdeal bir dünya mı, yoksa acı gerçeklerin geçerli olduğu bir dünya mı, ya da başkalarının haklarına saygı duymaları gerektiği bir dünya mı?


AİLE İÇİ SORUNLAR

Kadınları sinemada en iyi anlatan yönetmenlerden biri olan Pedro Almadovar, bu yıl ‘Julieta’ ile dramatik bir anne-kız ilişkisi ile izleyicilerini sarstı.

Karanlık drama kalıpları içinde kalan yapısıyla, terkedilme teması etrafında dönen konusuyla ve samimi yorumuyla ‘Julieta’ yeni bir kadın portresi çiziyor.

Suçluluk duygusu, yazgı, sebebini bilmeden terkedilme, yalnız kalma temaları etrafında dönen film, hayatta en çok sevdiğimiz kişiyi hiç yaşamamışçasına terk edip, hayatımızdan silmemize iten sebepleri araştırıyor.

Günümüzün hastalığı iletişimsizlik ve modern hayatın bozduğu ilişki biçimlerini anlatan ‘Julieta’da, Almadovar gücü ve güzelliği tartışılmaz, karmaşık bir sinemasal sohbeti andıran teatral tatlar içeren, sıcak ve insancıl bir sinema dili kullanıyor.

Filmlerinde günümüz İran toplumunun sosyal hayatını işlemedeki başarısıyla tanınan Asghar Farhadi, son filmi ‘Müşteri’de, tıpkı başyapıtı ‘Ayrılış’ta olduğu gibi, evli bir çift üzerinden orta direk İran halkı hakkında müthiş tespitler yapıyor. Yazgı, aile namusu, kıskançlık, çevre baskısı, intikam, gerçeğe ulaşma arzusu gibi temalar etrafında dönen konusuyla film, toplumun ve bireyin ahlak anlayışını otopsi masasına yatırıyor.

Bir aile büyüğünün 40. gün mevludu için bir araya gelen kalabalık bir aile üzerinden ‘Sierranevada’ ile günümüz sosyal hayatından başarılı bir kesit veren Cristi Puiu, üç saatlik süresine rağmen ibretle seyredilen, teatral tatlar içeren filmiyle takdir topladı.

Nicole Garcia’nın ‘Mal de Pierre’i, bir kadın yazarın romanından alınan, çok güçlü bir kadın tarafından oynanan, bir kadının dramını anlatan, tek kelimeyle bir kadın filmi.

Edebiyat ve sinemanın pek az ele aldığı, kadının cinsel arzuları ve âşık olduğu erkekle aşkı yaşamasını anlatan bu film, Nicole Garcia’nın iyi bir yönetmen olduğunun da kanıtı.


TARİH VE SEKS

Tarihi gerçeklerden yola çıkan sinema, tarihin günümüze etkilerini inceleyen filmleri yapmayı sürdürüyor.

Örneğin Danis Tanovic’in bu yıl Berlin Film Festivalinde Jüri Büyük Ödülü kazanan ‘Saraybosna’da Ölüm/Death in Sarajevo’su, I. Dünya Savaşını başlatan olaydan hareket ederek, Franz Ferdinand’ı öldüren Gavrilo Princip’in bir katil mi yoksa kahraman mı olduğunu tartışıyor.

Bernard Henri Levy’nin ‘Hotel Europe’ adlı oyunundan uyarlanan film, Saraybosna suikastının 100. yıldönümü için Bosnalı bir gazetecinin hazırladığı televizyon programına odaklanıyor.

Programın çekimlerinin yapıldığı meşhur Hotel Europe, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen bürokratları ağırlamaya hazırlanırken, otel çalışanları da grevin eşiğindedir.

Danis Tanovic, ‘sinema tarihe bakıyor’ konseptinin başarılı bir örneğine imzasını atmış.

Güney Koreli yönetmen-yapımcı-senarist Park Chan Wook, bir İngiliz kadın yazarın konusu Victoria döneminde geçen bir romanını, 1930’lu yılların Kore’sine adapte ettiği ‘Agassi’ ile yılın en başarılı tarihi filmlerinden birini yapmış.

Kariyerinin bu ilk tarihi filminde Park Chan Wook, bir aşk üçgenini içine alan konusuyla, birbirleriyle yolu kesişen dört kişinin öyküsünü anlatıyor.

30’lu yılların zengin konulu gotik romanındaki atmosferini yansıtan görkemli görselliği, Chan Wook’un ironi yüklü anlatımı, cinselliğe farklı yaklaşımı ve cüretli seks sahneleri ‘Agassi’nin artıları arasında.

Her kahramanın gizli ajandasının ve entrikalı gizli planlarının olduğu öykü gizemini koruyarak ilerlerken roller sürekli değişir. Gelişen sayısız sürpriz ile kimin kurban, kimin kusursuz plan uygulayıcısı olduğu belli olmaz.

İzleyicisini birkaç kez ters köşeye yatıran filmin estetiği ve görselliği de göz kamaştırıyor. Cinselliği kullanmadaki cüreti, mizansenindeki zarif sinema dili, sınıf farklılıklarının altını çizen toplumsal gözlemleri, konusunun zenginliği, ‘Agassi’yi ilgiyi hak eden kaliteli bir film yapıyor.

Filmin iki kadın kahramanı arasındaki, Abdullatif Kochiche’in ‘Mavi En Güzel Renktir/La Vie d’Adéle’ini akla getiren lezbiyen aşk ilişkileri estetik yönden çok doyurucu.

Her yıl sinema trendlerinin değişmez favorisi ‘seks’ 2016’da da yerini koruyor. Heteroseksüel ilişkilerin yanında, eşcinsel ilişkilere yer veren iddialı filmlerden ‘Agassi’nin yanında, Fransız filmi ‘Rester Vertical’ı da sayabiliriz.

Eşcinsel yönetmenlerin, eşcinsel ilişkiler içeren filmlerle kendilerini ifade etmeyi sürdürmelerine örnek, Alain Guiraudie’nin Cannes’da yarışan ‘Yatay Kalmak/Rester Vertical’ adlı kırsal fablı idi.

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın